22 Mart 2012 Perşembe

Ücretsiz  Dağıtıyorum
Sevgili dostlar, arkadaşlar; bir iki ay önce, duyuru anlamında, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanın yayıneviyle olan sözleşmemi  iptal ettiğimi, yazın ve yayın (Manifesto) ile ilgili bir yazı düzenlemekte olduğumu, sonrasında elimdeki romanları isteyenlere ücretsiz dağıtacağımı yazmıştım. Sözünü ettiğim yazım aşağıda. Uzun sayılabilir ama işin hikâyesi için en kısa özettir; lütfen okuyun, arkadaşlarınızla, dostlarınızla sayfalarınızda, alanlarınızda paylaşın. Bu romanı edinmek isteyenlerden telefon bekliyorum, ya da epostayla bildirin. Telefon ve e mail adresim aşağıda. Kitabı okuyunca genel düşüncelerinizi, sınırsız eleştirilerinizi bana yazarsanız sevinirim; yazmazsanız da sağ olun!

Not: 1-Bu bildirimi adres fortföylerinin farklı olması nedeniyle birden fazla almış olanlar olabilir; ayıklamak zordu, kusura bakmayın. 2- Sizin arkadaşlarınız ve dostlarınız da istekte bulunabilirler. 

Yazın – Yayın İçin Manifesto
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanının yazımı, yayın hikâyesi,  yazın dünyasına  ilişkin düşüncelerim ve bir ‘soru’nun irdelenmesi:

          Sorulan: “ ‘Dokun Bana O Kadar Kolay Ki’ romanının konusu gerçek yaşamınızdan aktarılanlar mı? Kişilerin yakın ilişkilerinin anlatımı doğru mu veya gerekli mi?”
          Yanıt: “Evet ama hayır, diye yanıtlamak olanaklı; çünkü romanın kurgusunu oluşturan ve kurguyu ete kemiğe büründüren yazardır. Bu romanın konusu cinayet olsaydı; bu soru gene sorulacak mıydı? Katil sen misin demek saçmalık olmayacak mıydı? Herhangi bir öyküde birebir gerçekler sıralansaydı, ‘o’ belgesel olurdu. Genel anlamda, romanın konusu, yazarın özgürlüğüyle yaratıcılığını içerir; bir roman bütünüyle gerçek de olabilir, kurgu da olabilir; ana iskelet dışında her şey hayalin ürünü de olabilir. Seksin (yakın ilişkilerin) sınırlı, denetimli anlatımını toplumsal ve dinsel baskılara boyun eğmeden neden kabullenemiyoruz? Anlayamıyorum! Cesur davranarak, çok sınırlı betimlemeyi yenilik anlamında romana dahil ettim. Estetik sınırda kalmak iyi bir yoldur, diye düşünüyorum.”

          Genel değerlendirme; biçim ve içerik.

          Roman kurgulanırken “kalıplaşmış düşünce ve biçimlerden” uzaklaşarak birçok yenilik amaçlandı. İnsanların amacı sınırsız düşünce yapılarıyla yeniliklere ulaşmaktır. Aksi, ortaçağ düşünce biçiminde ısrar etmektir. Televizyon yayınların ilk yıllarıyla bugününü anımsayalım: Bin dokuz yüz ellili yılların başlarında, İngiliz gazeteci bayan yazarın, “Televizyonlara seks konuları girmelidir,” anlamında bir makale yazdığı bilinmekte ve televizyon sektöründeki gelişimin bu yazarın görüşleriyle başladığı ve bugünlere gelindiği ifade edilmektedir.
          Böyle bir gelişim romanda niçin olmasın?
          “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanında Arzu ile Süreyya, yaratıcı olan Tanrı’nın seksten tat almayı bahşetmesini, “Soyunu sen yarat,” emrinin teşviki anlamında irdeleyip tartışılıyorlar. Bu nedenle de yakın ilişki estetik ölçülerde, anlatım sınırı iyi hesap edilerek sadece üç yerde betimlenmiştir. Ortaçağ değerlerinin internet devriminin yaşanmakta olduğu bu çağda geçerli olması düşünülemez. Ayıp kavramı dahi bu çağa yakışır düzeyde olmalıdır.
          Romanda ana hikâyeyi oluşturan Arzu ile Süreyya’nın aşk öyküleri yanında; onların düşün dünyaları, siyasal ve sosyal irdelemeleriyle fikir alışverişleri ve sanatlardan tarihe kadar çok farklı konulardaki anlatım ve sohbetleri yapıtın önemli yapı taşları olmuştur. Bu kapsamda, Anadolu kavimlerinin binlerce yıllık geçmişine ilişkin yorumlara; Foçalılardan Troylara; Hitit’ten Kenger Türkleri’ne ve cumhuriyet dönemiyle bugünün siyasal, toplumsal tartışmalarına; doğumdan ölüme insan yaşamının; mutlulukların, özgürlüklerin irdelenmesine; “Ölüm yok oluş mu, özgürlüğe kavuşmak mı?” tartışmalarına; resim sanatından tiyatroya, şiirlerden öykülere ve daha birçok konuya yer verilmiştir. Böylece roman olumsuz, eylem ve söylemlerden arındırılarak düşünmek isteyen düşünsün, tartışsın; sadece aşk öyküsünü merak eden aşk öyküsüyle yetinsin ve bu yetinme doyurucu olsun, diye çok yanlılık amaçlanmıştır.
           Düşünce ve anlatım yönünden sınırlayıcı olan bölüm adı yerine sıra numarası tercih edilerek çalışma sahası genişletilmiştir. Bölüm içi, * * * işaretiyle fasıllara ayrılarak özgür çalışma amaçlanmıştır. Diyaloglar tireyle verilirken ara konuya geçiş anlamındaki konuşmalar satır başlarıyla tırnak içi verilerek biçimsel yönden de tekdüzelik reddedilerek okuma rahatlığı sağlanmıştır. Noktalama işaretleri bolca kullanılarak kolay okunma, kolay anlaşılmayla birlikte okuyana soluk alma, nefes verme sürelerinde rahatlık tanınarak sakince düşünme, hislenme; duyguları boşaltarak daha büyük güçle okuma olanağı verilmek istenmiştir.  
          Paris’te Moulin Rouge’da tanışıp Londra ve Viyana günlerinde oluşan aşk İstanbul şansıyla ilahi kader gibi hayata geçiyor: Anadolu sevdalısı âşıklar İstanbul’dan Çanakkale’ye, İzmir’e, Didim’e, Dalaman’a, Köyceğiz’e ve Şavşat’a dek gezileriyle ortam renkleniyor. Özel yaşamlarında sınır tanımayan âşıkların yakın ilişkileri 417 sayfalık kitapta, 3 yerde yarımşar sayfadan 1,5 sayfayla “estetik kurallar” içinde betimleniyor; o üç sayfa vazgeçilmez değildir!
          Farklı temaların ana öyküyle bağlantılarının olumlu düzeyde tutulma çabası, okuyucuya akarsu niteliğinde bir bütün sunulması, önemli uğraşımız oldu.
          Çizilmeğe çalışılan bu tablo bütünlüğüne dikkat edildiğinde alışılmış roman biçim ve içeriğinin çok ötelerinde yenilikler görülecektir.
          Ana yapıya bir başka köşeden bakalım: Uçurumun kenarındaki Arzu’nun “ağır yaşam yanlışına” karşın, bu güzelim aşkı; kavgadan döğüşten, tabancadan bıçaktan, kandan; hileden hordadan, entrikadan, düzenbazlıktan; her türlü kötülükten uzak tutmaya; okuyanı germek yerine düşünmeye, tartışmaya, fikir üretmeye sevk etmek için özen gösterildi. Bunun için içerik zenginleştirilip sürükleyici oluşum sağlanmağa çalışıldı. Arzu’nun konumuyla ilgili olarak Süreyya toplumsal acımasızlıkla burun buruna gelinmesine karşın aklın öne geçmesi yeğlendi. Süreyya’nın katil konumunda olmaması tercih edildi. Bu roman; kan, tabanca bıçak, entrika sevenler için değil!. Fikre, duyguya, düşünceye; sanata; siyasete, Anadolu sevdasına yer vermek tercih edildi. İsteyen aşk hikâyesiyle yetinsin, isteyen toplumsal, siyasal ve düşün dünyalarıyla sanatlar arasında gezinsin dengesi oluşturulmağa çalışıldı.
          Kitap arka kapak yazısını şöyle düzenledim:
          “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” Roman’ında neler var?
          “Toulouse Loutrec, Molin Rouge; Leonardo da Vinci, Mona Lisa ve Anadolu sevdalısı iki çılgın aşığın Paris’te başlayan yıldırım aşklarıyla doğumdan ölüme kadar yaşam felsefesi; aydınlanma, Atatürk cumhuriyeti; sosyal politikalar; özgürlük, mutluluk ve İstanbul’dan İzmir’e, Şavşat’tan Köyceğiz’e toprağın altıyla üstüyle bizim olan güzel ülkem Anadolu ile ülkemin güzel insanları var. Duygu dolu sımsıcak; ama trajik bir aşk öyküsü var.”
            Roman, öykü, şiir yazımı ve yayın aşamaları hakkında düşüncelerim:

          Her tür yazı için; biçim ve içerikte; basmakalıbı, şablonu kabullenmiyorum. Roman, öykü, şiir yazarın özgür iradesi dışında şablonla, siparişle oluşmamalı; yazarın özgürlüğü önünde set oluşturulmamalı. Yazar önce kafasının içinde özgür olmalı.
          Uzun yıllardan bu yana gelip kalıplaşanlar “Tanrı’nın Kelamı” değildir.
          Bu söylem yayın aşamalarında hiçbir öneri kabullenilemez anlamını taşımaz. Görüşme elbette olacaktır. Yanlış olanı, estetik olmayanı görüp öneri getiren editördür! Karşılıklı değerlendirmeler; kalıplar dışında kalarak, yanlışı bulma, doğru olanı saptama yönünde olmalıdır. İki örnek: Sarmısak sözcüğü yanlıştır, sarımsak olacak uyarısı editörlük değildir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Ö. Asım Aksoy başkanlığında düzenlenen Ana Yazım Kılavuzu’nda “sarımsak” diye bir sözcük yoktur; çarşıda, pazarda vardır. Editörün görevi, ayıp saydığı satırların yanına üç beş tane X işareti koymak değil, yazarla konuşup tartışarak doğruyu birlikte bulmaktır. Sonra; konuşacak yüzün yoksa neden yayınladın derler!
          Yanlış olanla, estetik olmayanla “yenilik” olamaz; yenilik daha iyiye, daha güzele, daha ileri özgür düşünceye ulaşmaktır; dar kalıplardan çıkıştır, okuyuculara daha fazla özgürlük tanımaktır. Yazılanlar halk içindir: Yazar yazma tekniğiyle halkı düşünmeye, tartışmaya, sorgulamaya yönlendirmeli; kendinden bir şeyler bulmasına olanak tanımalıdır.
          Günün koşulları yarın dar gelebilir; bunu unutmamak gerekir!
          Bu düzende; romanı, öyküyü, şiiri basmakalıbın içine koyan, şablona oturtan ödüllere layık görülebilir; iyi para kazanır; ama özgürlüğünden vazgeçen yazarın yapıtı özgür değildir; alt alta sıralanmış buz kalıplarıdır; halkın satın alıp bir köşeye attığıdır. Özgürlükten uzak olan güdülendir; ruhtan uzak, fikirden yoksun, estetikten habersiz yığındır: halka saygısızlıktır.  
          Çağın değişim ve gelişimlerine estetiği göz ardı etmeden ayak uydurmak gereklidir. Sanatlarda değişimi, gelişimi zorlayan etkenin teknolojik gelişme ve bilgi paylaşımı olduğu göz ardı edilemez. 1450’de matbaanın bulunmasıyla paylaşımın yaygınlaşması, Rönesans’sın doğumunu, Ortaçağ yazının değişimini sağlamıştır. Buhar gücünün keşfi; buhar makinelerinin 1662’de İngiltere’de kömür ocaklarına ve 1804’de yine İngiltere’de lokomotife güç kaynağı olarak girmesi Sanayi Devrimi’ni yaratmış ve 1917 Rusya sosyalist devrimini doğurmuştur. Bu devrimlerden yazın dünyası da etkilenmiş; böylece yeni ufuklar açılmıştır. Bu bağlamda, internet devrimini göz ardı etmek, devekuşu misali olur. Yazının bu devrimden de etkilenmesi doğal karşılanmalıdır.
          Yazar; teknolojik gelişimin hızına düşünce sınırlarını genişleterek uymalıdır; sınırsız olanakların, özgürlüğün farkında olmalıdır! Düşünce ve ifadede “kaygı” ; doğruları bulma ve estetik arayışında olmalıdır. Yazar toplumu geri çeken, bölen değil; ileriye, iyiye, güzele, mutluluğa yönelten, birleştiren olmalıdır. Yazarın özgürlük sınırı; yazım kurallarına, estetik zorunluluğa uyum ve daima aydınlıkta kalma düşüncesi olmalıdır.
           Türü ne olursa olsun yazı; okurun eline geçtiğinde, kendini kendisi okutmalıdır; reklamcının hüneri değil! Örneğin bir şiir, şiir gibi kendini okutmalıdır; üslubuyla, yaşayan halkın diliyle, anlaşılırlığıyla! Halka inanarak, “Fuzuli” olmamak gereklidir; “Nazım Hikmet” gibi anlaşılır olmalıdır! Sözcüklerden, dizelerden dolambaçlar oluşturmak sanat değildir. Sanat; Ayşe Hanım’ın, Hasan Bey’in anlayabildiğidir. Yazarı ölümsüz kılan halkın gönlüne oturan yapıtlarıdır. Satın alınıp okunmaya başlanan; ama bırakılıp atılan kitap için okuru suçlamak yeni dinozorlar yaratmaktır; kendini halktan soyutlayıp büyüklenmektir.
           Yapıtın biçim ve içeriğiyle; fikriyle, duygularıyla, üslubuyla, estetik ölçüleriyle özgür olabilen yazar; özgürlüğü okuyucuya da yaşatandır; amaç böyle olmalıdır!
          Okuduğumuz 400 sayfalık bazı romanları düşünelim; şunu görüyoruz: üç yüz ellinci sayfaya kadar “mıy mıy da mıy mıy”dan öte ne bir fikir, ne bir duygu; hiçbir şey yok! Konu açılımı anlamında aynı sözleri yinelemekten öte bir olgu yok. Bu mıy mıylardan sonra düğüm oluşur; son elli sayfada sözüm ona düğüm çözülür: kalıplara uyulmuştur ve “SON.” Kitap bitti! Okuyanlar hariç, kitabın oluşumunda emeği geçip karşılığını alanlar mesut bahtiyardır: Al gülüm ver gülüm meselesi sürüp gider!
           Bu üç yüz elli sayfaya okuyucunun verdiği zaman ve göz nuru bu denli değersiz mi? Böylesi şablonculuk okurlara saygısızlık değil mi? Tüm insanların zamanlarının çok değerli olduğuna inanarak boş olan ‘o’ sayfaları birçok fikir, düşünce ve aktivite aktarımlarıyla donatarak halkın huzuruna çıkmak gerektiğine inanıyorum. Böylesi sonucu yaratmak sanattır!
           Televizyonun, sinemanın, tiyatronun; tüm sahne sanatlarının edebi ve teknolojik boyutlarıyla, nereden nerelere geldiklerini düşünelim: Göreceğimiz baş döndürücü bir hız, değişim, gelişimdir. Hâl böyleyken neden yüzyıl öncesinin kalıplarında, ayıp olgusunda ısrarcı olalım? Halk adına ahkâm kesip buz kalıplarını öne sürmek yerine kararı halka bırakmak en doğrusu değil mi? Halkın beğendiği romanın baskıları sürecektir; beğenmediği roman ise ilk baskısını aşamayacaktır. Yayıncının mesleki hüneri bu ayrımı anlayarak karar vermesindedir: yayınlayacak veya reddedecek; bunun için dosyanın okunması gerekli!

          Geçen yüzyılları anımsayalım:
          İsa’dan önceki yüzyıllarla, özellikle Roma Dönemi sonlarına; “Tek Tanrılı Dinler” dönemine kadar yazılıp çizilenlere dikkat edelim: Şiir, resim, mozaik ve işleme sanatlarını düşünelim. Ressam ‘nü’lerini, Horatius’un bazı dizelerini, Antakya Mozaik Müzesi’ndeki mozaik tabloları anımsayalım! Bugünün insanları o yapıtlara hayran hayran bakıyor, yazın örneklerini gıptayla okuyor; kimse “ayıp” demiyor; bu haklı sanat hayranlığı “ayıpçılar ve yazın / yayın dinozorları” açısından ikiyüzlülüktür. Tek Tanrılı dinlerin “Aklı” poşete sokma gayretlerine rağmen insanoğlu ortaçağı aşmayı başarabilmiştir. Çağımızda “estetik” olmayan poşete girmiş, ciddi toplumsal tepki görmemiştir. Kadını çıplak kareleyen Pirelli Takvimleri estetiktir, poşetlik değildir; ama kimi teşhirciliği içeren çıplak fotoğraflar estetik değildir: poşetliktir; sınır “estetik” olgusudur! Estetik sınırlar içinde kalan yapıtlar; okuyanı, izleyeni rahatsız etmez; hatta mutluluk sınırlarında yeni ufuklara doğru yol alınmasına neden olabilir.
         Yazarın, çağa yakışan düşünce içinde; yazdığı her satırı, sözcüğü kuyumcu titizliğiyle arayıp bulma zorunda olduğunu; böylesi titiz çalışmayla halka saygılı olunabileceğini, kitabı satın alan insanları ne verirsen alır diye görmenin saygısızlık olduğunu, düşünüyorum.
          Yirmi birinci yüzyılda yapıt veren yazar yüzyıl öncesinin biçim ve içerik sınırlarını aşmalıdır; bu, özgür olmakla olanaklıdır. Toplumda; karanlıkta kalmaya ahdetmiş katmanlar, hatta ülkesinin bağımsızlığına kastedenler de olacaktır; ama yazarın hedefi onlara çanak tutmak değil aydınlık çağdan yana tavır koymaktır.         

          Denenmek isteyen yazar adayları denenmelidir!
          Dosya okunmadığı sürece kapitalden yana olan yayın sektörü daha da aşılamaz hale gelecektir; kaldı ki kapitalist dünya, yazarın arkasındaki motor güçtür. Yayınevleri iş sahası olarak yazın dünyasını tercih etmiş ticari kuruluşlardır. Para kazanıp büyüyerek yollarına devam edeceklerdir; fakat yayıncı bu sektörü seçmekle ülkesi halkıyla “toplumsal bir sözleşme” yapmış gibi sorumluluğu kabullenendir. Bu nedenle Çin Setti ören değil yol açan olmalıdır. Tuhaf olan şu: yayınevlerinde köşe başlarını tutanların kimi, önceki yıllarda, yazın dünyasına emeği geçen sosyalistlerdir.

          Kimseyi hedef almış değilim, bu dünyanın fotoğrafını çekmeye çalıştım!     

          İnternette, arama motoruna “yayınevleri” yazalım; şaşırmamak olanaksızdır, sonuç binden fazladır, çoğunluğu tek kitaplı yayınevleridir; kitabın yazarıyla yayınevi sahibi aynıdır. İçlerinde, uzmanlığı toplumca kabullenilmiş kişiler vardır. Dosyasını okuyacak yayınevi bulamayan yazar adayları işe yayın evi kurmakla başlamıştır. Bu yol çare değildir; çünkü yayıncılık başka iştir. Basım sağlanabilir; tanıtımı, dağıtımı sağlanamaz; kitapçının rafına dahi girilemez: her adım birbirleriyle organik bağ içindedir; düzen böyle kuruludur!             
          Yazım sonrası aşamalar Çin Setti misalidir. Üç yılda, beş yılda yazdınız; ama dosyanızı KİMSEYE OKUTAMAZSINIZ! Sizi dileyen çıkarsa eğer o da kös dinler. 
           Şu söylemi hep işitiriz: “Halkımız kitap okumuyor.” İnanırdım; giderek şu sonuca vardım: Ülkemizde sanıldığından çok kitap satılmaktadır: Bir, devletin resmi istatistiklerine değil, mantığa dayalı göstergelere baktığımızda, sadece yayıncının değil sıradan herhangi bir kitapçının dahi bir fazla müşteriye ihtiyaç yok gibidir. İki, halkımız kitap okumasaydı eğer birçok kitabın korsan basımları olamazdı. Üç, bu kesim insanlarının sosyal değişimi / gelişimi söylenenlerin aksini işaret etmektedir.
           Yayıncı; toplumsal sözleşme gereği, dosya okunmasını sağlamalıdır. Elbette, çalışma programları içinde. Okunan dosyanın beğenilmemesi, para kazanma umudunun olmaması gibi nedenlerle reddedilmesi saygı ile karşılanır. Ancak, okunmamanın izahı yoktur.
           Batı ülkelerinde yayınevleri yazar adaylarının peşinde teşvikleriyle dururken, yeni yazarlar keşfetme uğraşısı içindeyken, ülkemizde yazar adayları dosyasını okuyacak kuruluş bulamamaktadır. Çünkü bu düzende “Toplumsal Sözleşme”den söz etmeden pekâlâ para kazanılmaktadır! Hâkim olan zihniyet, “Bir yerde ödül kazanda öğle gel,” düşüncesidir. Tabii, ödül kazanmak güzel bir sonuç; ancak bir kişi ödül kazanmış ise yayıncılar onun peşinde koşmalı! Kaldı ki ödül bir başka hikâyedir. Ülkemizde ödül kazanıp ünlü olan vardır; ama dünyadaki çoğu ünlü yazar, dosyası yayınevince okunup yayınlandıktan çok sonra ünlü olanlardır. İşin kolayı; ödül kazanda gel zihniyeti ve şöhret olmuş kişiyi transfer etmektir.
          Yayınevince dosyanın kitap oluşumu için verilen emeğin, harcanan paranın kazançla geri dönüşümü, “OBJEKTİF” beklenti ve değerlendirmeyle oluşmalıdır.

          Yazma tutkum ve  yayın serüvenim:
           İlkokul dördüncü sınıf sonrasında, yaz aylarından birinde, konuk olduğum bir bağ evinde; bir sabah, üzüm kütükleri arasında dolaşırken bana yol gösteren, yöntem öğreten çok genç bir kadının öncülüğünde üzüm topladıktan sonra; çardak altında, bağı gözlediğim sırada, elime geçen atık karton parçasına bir şiir yazdım. Herhalde üç ay sonraydı, bir de tiyatro oyunu yazdım. Maalesef onlar şimdi yok. Hatırlıyorum, şiirin duygusallığını halen yüreğimde hissedebiliyorum; oyuna sadece gülüyorum, prensesi kurtaran kahramanın ismi Nakre idi, Erkan’ın tersten yazımıydı. Lise sonrası gençlik yıllarımda siyasal, toplumsal makaleler öne çıktı; bir yandan da bazı dergilerde ve gazetelerin pazar eklerinde şiirlerim yayınlandı. 1960-1975 yılları arasında mahalli bir gazetenin birinci sayfasında siyasi içerikli makalelerim halk arasında ilgi gördü; fakat kamuda ve siyasiler arasında hedef olmama neden oldu. Daha sonraki yıllarda öykü ve roman devreye girdi; ama şiir hep vardı.
          1974-1976 yıllarında yazdığım, “On Kuruşluk Yüzyıl” adını verdiğim romanla yayın dünyasına çıkma denemesi yaptım. Duvarları aşma olanağının olmadığını görerek dosyamı rafa kaldırdım, halen orada duruyor. İnternetle çok şey değişti; benim şiir kayıtlarım izinsiz kopyalamalarla on binlere ulaştı. Tek tesellim şu: Beğenilmeseydi alınmazdı! Birçok örnekten ikisi: Milliyet blokta, “İnat Olsun” şiirimi okuyan blog yazarı Bay şöyle yazıyordu: “Ne ilginç sade bir şiir söyleme biçiminiz var. Biraz Orhan Veli’msin. Fakat orijinal. Güzel ve keyifli..” Aynı şiir için blog yazarı Bayan, “Hayata bir direnişti şiiriniz.” diye yazıyordu; ama bunları yayın dünyası yetkililerine anlatma olanağı yok; çünkü köşe başındakiler yalnız kendini ve benzerini beğeniyor; bu sav yarışmalar için de geçerli!
          1976 yılındaki roman yayın denememi biraz açalım:
          “On Kuruşluk Yüzyıl” roman dosyamı, ülkemin yayın dünyasının ilk üçü arasında olan bir kuruluşa götürdüm; sahibiyle görüştüm: “Okuyalım,” dedi. Okuyacak kişinin adını verdi; ünlü bir gazetenin ünlü bir yazarıydı. Altı ay sonra görüşmek üzere ayrıldım. Altı ayı aşan bir süre sonra gittiğimde, “Henüz okunmadı,” dedi. Altı ay sonra tekrar gittiğimde yine “Henüz okunmadı,” dedi. Okunması için beklenilen bir yılı aşan süreyi okunmayacağının delili olarak gördüm. Dosyamı geri istedim, nereye koyduklarını unutmuşlardı, zor buldular.
          Sonraki günlerin birinde, dosyamı Adam Yayıncılık’a yolladım. Bir ayı geçmeyen bir sürede iade ettiler; mektubu şu an aramızda olamayan Sayın Memet Fuat imzalanmıştı: “Dosyanız çok hacimli olduğu için değerlendirmeye alamadık, size (…) yayınevini salık veririz,” anlamındaydı. Doğru dürüst cevap almaktan memnun olmuştum.
           Önerilen yayınevine telefon ettim. Bu yayınevi yeni kurulmuş; ama kısa sürede güven kazanmıştı. Telefondaki kişi yayınevinin kurucusu, ünlü bir yazardı. Öneriyi anlattım, görüşmek isterlerse randevu rica ettiğimi söyledim. “Hemen gelin hemen,” dediler. Sevindim ve “hemen” gittim. “Kendim okuyacağım, sizi sonra ararım,” dedi. Altı ay geçti, ses yoktu;  altı ay daha beklemeyi uygun gördüm, bir yılı aşkın süre sonra gittim. “Böyle böyleydi, ne oldu?” dedim. “Unuttum,” dediler. Dosyamı geri istedim; zor buldular, aldım çıktım.
          Bu düzende ciddiyet anlaşılmıştı. Başka girişimde bulunmadım. Hâlâ kütüphanemde duruyor. İlk adımda böyle bir sonuç beni yazı dünyamdan uzaklaştırmadı.
          2008’deki  ikinci yayın maceram:
          Yazıp çizip dosyaları rafa kaldırarak 2004 yılına geldim. Yıllardır zihnimde taht kuran, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” romanını yazmağa başladım. Kurgu, yazım ve denetimler 2006 yılı sonlarında tamamlandı. Otuz yıl geçti; çok şey değişmiştir varsayımıyla tekrar denemeye karar verdim. Ülkemin önde gelen 20 yayınevine, kısaca dosyamdan bahseden ve “Okumak isterseniz lütfen randevu veriniz,” anlamında kısa mektup yazıp postaladım. Altı ay sonunda hiç birinden yanıt yoktu. Aynı mektubu 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan da yanıt alamadım. Pes etmedim, 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan da yanıt alamadım. Toplam 60 yayınevi olmuştu! Böylece geçen süre iki yıldı.
          Yalnız, randevu talep ettiğim 60 yayınevinden ikisi telefon ederek programlarının çok dolu olduğunu bu nedenle ilgilenemediklerini bildirdiler; teşekkür ettim, çağdaş bir nezaketti!    
          Uzun süre sonra üçüncü grup arasında olan küçük bir yayın evi telefon etti; gittim, “Kırmızı Değirmen” şiirler ve “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanım hakkında bilgi verdim. Üç gün sonra tekrar bir araya geldik, “Şiirlerde siyasi mesajlar var, basamam; romanı yayınlayalım,” dedi ve ilave etti: (…) lira katkıda bulunursanız…
           Kendisi de yazar olan bu zata, “108 şiirden 15 kadarının bazı dizelerinde Cumhuriyet, Atatürkçülük ve laiklik söylemleri var. Siyaset işte bu! Siz bu düşünceyle Tevfik Fikret’i, Nazım Hikmet’i nereye koyacaksınız?” dedim. “O başka, romanı yayınlayalım, parayı yarın yatırın, gelin sözleşme yapalım,” dedi. “Önce okuyun, fikriniz olumlu ise parayı yatıracağım, sözleşme sonra,” diye yanıtladım. “İşin orasına karışmayın,” dedi. Görüşmelerden çekildim. Bir gün, İstiklal Caddesi’nde bir kitapevinin raflarına göz atarken yayıncı sıfatıyla benden para isteyen kişinin kitaplarını başka bir yayınevinin yayınladığını gördüm.
          Bu olaydan birkaç ay sonra büyük bir yayın evinden mektup aldım; ilgileniyorlardı. Dosya ile birlikte üç sayfayı geçmeyen özet ve bazı sorulara yanıt istiyorlardı. Sevindim. İstenenleri hazırladım, yolladım. Romanımı ve kendimi anlatma (pazarlama) ve bin sayfaya yaklaşan dosyayı özetleme konularında tecrübesizdim. Kitap sayfası olarak, 417 sayfalık bu romanda “mıy mıy” faslından hiçbir örnek yoktur: Atlanamaz! Tarihten felsefeye, siyasete, sanatlara; şiirlerden, öykülerden, sinemadan tiyatroya ve yurt dışı yurt içi gezilere kadar birçok farklı irdelemeler ve tartışmalarla çevrili trajik aşk hikâyesini 15 – 20 sayfada özetleme olanağı olabilir; fakat 3 sayfada özetlemek imkânsızdır. O iş, özet değil aşk hikâyesi dışında her şeyi atlamak demektir. Tanıtımımda eksiklerim, yanlışlarım olmuş olabilir;ama “asıl olan romanın kendisi; nasıl olsa okunacak,” diye düşünüyordum. Yanılmışım!
          Yirmi gün sonra dosyam, “Bir başka seferde görüşmek umuduyla,” ifadelerini içeren bir mektupla iade edildi. Tabii ki üzüldüm. Okuduysalar eğer, beğenmedik demelerini tercih ederdim. O zaman kendimi denetleme, yargılama olanağını elde edebilirdim. Yayınevinin bir faydasını görürdüm! İade dosyamı elime aldım, evirip çevirmeğe başladım. A4 kâğıdına tek yüz, çift aralıkla yazıldı, bin sayfaya yaklaştı; piyasadaki klasörlerin en genişine anca sığdı. Klasörün ilk sayfasına uzun süre baktım, sonraki sayfaları kamuda hizmet verdiğim müfettiş gözüyle inceledim. Birlikte düşünelim: Bine yakın sayfayı tek tek okuyup çevirelim, okuduk bitirdik, diyelim, sağdan sola çevrilen sayfaların zımba deliklerinin başına geleceklere dikkat edelim! Zımba deliklerinin takıldığı gibi, tahrip olmadan durması, okurken büyük özen gösterilse bile, sapasağlam kalması olanaksızdır! Kalıp gibi yolladım, kalıp gibi iade edildi.
          Bu dosya okunmadı, özetle yetindiler. Bu düzende haklı olabilirler; ama romana verilen emeği çok iyi bilmesi gereken kişiler emek verip okumalıydılar. Tek bir ağaca takılmak yerine ormanı görme olanakları olurdu!
           Diğer önemli olasılıklar:
          1- “Kırmızı Değirmen” dosyasındaki şiirlerde siyasi mesaj var diyen küçük yayınevi gibi; büyük yayınevi de, roman özetinden, sorularına yanıtlarımdan, arka kapak yazısından “laik cumhuriyet, Kemalizm, sosyal ve siyasal yapının tartışılması ve dinciliğe karşı duruş” günün siyasetine aykırı bulunmuş olabilir.
          2- Yakın ilişkilerin; 417 sayfalık romanda, toplam 1,5 sayfayla olsa bile anlatımı ayıp görülmüş olabilir; ama görüşerek 1,5 sayfadan vaz geçilip geçilemeyeceği aydınlatılmalıydı!
          3- Basmakalıpçı kafalar, yenilikleri: yaşam felsefesini ve sanatlara, siyasete, Anadolu tarihine; sosyal politikalara ve Kemalizm’e ilişkin irdelemeleri; halkı fikre, düşünceye, duygulara yöneltmeye çalışan; okura nefes aldırmayı hedefleyen etkenleri göremediler.

          Varılan yer: Ülkemiz yayın dünyası 40 yılda daha da aşılamaz hale gelmiş!

         Paranın sihri de yazardan yana değilmiş:
         “O” küçük yayın evinin para talebi bana yol gösterdi. İnternette bazı yayınevlerinin para karşılığı tüm yayın hizmetini verdiğini öğrenmiştim. Bu yola girmeyi kararlaştırdım. Cinius Yayınevi’ni seçtim. Hizmet paketi satıyor, aldığı para karşılığında editöryal çalışmadan satışa kadar yayın yayım vadediyordu: “Bildiğiniz yayınevi hangi hizmetleri veriyorsa biz de size aynı hizmeti sunacağız,”diyorlardı. İstenen parayı yatırdım, sözleşmeyi imzaladım: Bu işi ciddiye almıştım, bence tarihi olan gün için, karımı da yanıma almıştım: Saflık işte!
           Dosyanın okunması, editör önerileri, yanıtlarım, kapak düzenlemesi, dizgi adı altında dosyanın bilgisayardan yazıcıya aktarılıp çıktıların ciltlenmesi; hepsi ayrı bir maceraydı; macera ne kelime adeta savaştı; hem para veriyorum, hem de sabrediyordum.
          “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitapları çıktı; bu kez tanıtım ve dağıtım tartışmaları başladı; “Bildiğimiz yayınevlerinin” basım sonrasında yaptıklarının biri bile ortada yoktu. Web sitesine haber olarak koymaları, satış sayfalarına geçirmeleri TANITIM-DAĞITIM-SATIŞ faaliyetleriymiş! Şunu söyledim: “Boş lafı bırakın, İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki kitabevlerinin raflarına giremeyen kitabın dağıtımından, satışından söz edilemez. Hiç olmazsa 200 kitabı seçeceğimiz 20 kitabevine yollayın.” 200 lira istediler; verdim; çünkü çaresizdim. Bir başka gün bir telefon, Beylikdüzü’nde Kitap Fuarı’na katılacaklarmış, benim kitapları da sergilemek için 150 lira istediler; talep inanılır gibi değildi; ama ödedim. Yukarıda açıkça yazdım, çaresizdim!
          Yüz elli lirayı ödediğim gün şu kararı aldım: Sözleşme süresinin dolmasına bir iki ay kala “sözleşmeyi uzatmayacağımı,” bildirerek bağları koparacağım; öğle yaptım!
           Basımından sözleşmenin iptaline kadar olan sürede, birçok kez, kitaplaşan dosyamın son biçiminin CD’sini istedim: Vermediler! Olaya hukuk ve etik açıdan bakıldığında da vermeleri gerekirdi. Yapmam gereken yasal yollara başvurmaktı; yani bir avukata bilmem kaç bin lira ödemekti. Artık bu iş için daha fazla masraf yapmak istemedim.
          Dosyanız kitaplaştı varsayalım; tanıtım ve kitabevlerinin raflarına girmek için başka yol yok mu? Var! Yüz binler harcarsınız; büyük kentlerindeki dev reklam panolarını afişlerle donatırsınız, gazetelere reklam verirsiniz, medyanın röportajcılarıyla söyleşi yaparsınız, ya da işi tanıtım şirketlerine havale edersiniz; böylece tanıtım ve dağıtım işini hallederek satarsınız; hatta sadece yaşamakta olduğunuz aşkınızı anlatsanız bile!

          Yazma eylemimde tünelin ucundaki ışık ve yayın serüveni sonu:

         Yayın dünyasının fotoğrafını çekmeğe, yazma eylemimdeki düşüncelerimi aktarmağa çalıştım. Yeniliklerden söz ettim; peki, başarılı oldum mu? “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” romanında ve şiirlerimde çabalarımı ortaya koydum; başarılı olup olmadığıma halkımız karar verecek; o zaman bu kervan ya yürüyecek ya da ben bu işten tamamen kendimi ayıracağım; ancak, aldığım olumlu bilgiler tünelin ucunda bana ışık oldu. Bu romanın ve halen üretilmekte olan şiirlerimin ilerideki aylarda yıllarda “Gün ışığına çıkıp çıkılamayacaklarını” göreceğiz. Gerçek olan şu: bir yayınevi dosyaları okuyup ışığı görmedikçe her şey bu düzende boş! Asıl karar verici halk; ama halka nasıl ulaşacağız? Ciddi bir yayınevi olmadan bu olanak da yok!
          Tünelin ucundaki ışığı, nasıl gördüm?
          Romanı yazarken ilk sayfasından sonuna kadar anlaşılırlığı sadece aşk öyküsünde değil, onu destekleyen tüm öyküsel anlatımlarda, siyasal tartışmalarda, yaratılışa ve insan yaşamına ilişkin irdelemelerde halkın beğenisine ulaşmayı ön planda tuttum. Okura sen de tartış demeyi hedefledim. Yazma işi bitti, örneklemeye dikkat ederek, saptadığım 9 kişiden okumalarını istedim. “Okuyup düşüncelerinizi özgürce yazar mısınız?” dedim. Bu kişileri; 20, 30, 40, 50 yaş gruplarından ve inşaat mühendisi, işletme mühendisi, iktisatçı; kamu personeli; müfettiş, müdür ve emekli devlet memuru gibi değişik mesleklerden seçtim. Dokuz kişinin 6’sı kadın, 3’ü erkekti. Okuyup yanıtladılar. Kitabın çıkışından sonra okuyanlardan düşüncelerini iletenler de oldu. İki grubun görüşleri örtüşüyordu. Sonuç, “Tünelin Uçundaki Işık”tı!
          İletilenlerin özeti: Bütünüyle akıcı, sürükleyici; kimi yerde kahkahalar attıran, kimi yerde duyguya boğup ağlatan, düşündüren, diye vasıflandırılmış; yakın ilişkilerin çoğu yerde üç nokta ile geçiştirmesi yanında, üç yerde anlatımı, “seviyeli” bulunmuş, âşıkların gezdikleri yerlerin ve müzelerin anlatımı canlı, başarılı bulunup belgesel gibi deyimi kullanılmıştır. Doğumdan ölüme yaşam; özgürlük ve mutluluk irdelemeleri, seksin Tanrı’nın bahşettiği yaratıcılığa ortaklık gibi bir eylem olduğu tartışmaları cesurca bulunmuştur. Bayanlardan biri romanı okuduğu günlerin birinde, yattıktan sonra, neler oluyor merakıyla yataktan kalkıp tekrar okumaya başladığını; diğer de benzer tarzda yataktan kalkıp sabah ezanına kadar okuduğunu ifade etti. Altı bayandan biri görüş bildirmedi; beğenmediğini düşündüm. Üç erkekten birinin, yakın ilişkilerin anlatımını hoş görmediğini anladım. Bu kişi, açıkça söylem yerine arkadan dolanmayı tercih etmişti. 
           Genel olarak, yakın ilişkiler üç noktayla geçiştirilmiş; fakat üç yerde yarımşar sayfayla estetik kurallar içinde, kuyumcu titizliğiyle de olsa anlatımın üç nedeni vardı. Birincisi, yaradılış, seks, yaşam felsefesi kapsamında irdelenmekte ve Tanrı’nın, “Kendi soyunu yarat,” emriyle bu işlevden tat alma duygusunun insanlara görevlerini hatırlatma anlamında olduğu; cennetten kovulma hikâyesinde elmanın simge olduğu yorumlarının yer almasıdır. İkincisi, Arzu ve Süreyya, Londra’da izledikleri tiyatroda: oyuncular kâinatın yaradılışını çıplak olarak yorumlarken bir kadın erkeğe, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” diyor. Bu tümce romana isim oluyor. Üçüncüsü, böyle bir açılımla romanda yenilik kapısı aralansın istendi.
          Yakın ilişkileri yazarken şartlanmaları nasıl aşacağımı çok düşündüm. Kadın özelliği için“Cennetinkapısı” birleşik sözcüğünü yarattım. Erkeğin zorda kalışını “Elli altı milyonluk ordu hazır ve nazırdı” diye yazdım. Meme sözcüğünü kullanmakta duraksamadım; çünkü göğüs akciğerlerin bulunduğu geniş alanın adıdır. Meme sözcüğü TDK sözlüğünde ve yazım kılavuzlarında vardır; kullanılmaması “eşek için merkep” diyenlerin komik hallerine benzer.

          Bu yazıyı yazmakta olduğum günlerin birinde bir arkadaş ziyaretime gelmişti, “Ne yapıyorsun,” dedi. Bu manifestoyu özetledim. “Kitaplarla birlikte sizlere sunacağım,” dedim. “Anlattıkların başlı başına roman,” dedi. Haklıydı, okuduğunuz bu yazı olabilecek en kısa özet; ama romanlaşsa kim yayınlayacak, tanıtacak, dağıtacak? Zaten konu bu!

Duyuru:
Elimdeki kitapları bu manifestoyu okuyanlardan isteyene bedava dağıtacağım.
Taleplerinizi Bekliyorum.

VE
A R A N I Y O R

          “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitabını ve “Yedi Yer Yedi Öykü” dosyası ile toplumumuzda kangrenleşen miras paylaşımında kızların erkeklerce nasıl kandırıldıklarını gerçek olaylara dayanarak konu edinen “Uyanın Kızlar” roman dosyasını okuyup görüşüp yayınlayacak yayınevi aranıyor.

Erkan Yukarıoğlu
İletişim: erkanyukarioglu@gmail.com          +90 212 293 9861          +90 212 2712071

Not:  “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanını arzu edenler, lütfen, saat 14 – 19 arasında (0212 293 98 61) telefon ederek adres kaydı yaptırsınlar. 10 Mayıs 2012 tarihine kadar kayıt alınacak, 15 Mayıs 2012 günü dağıtıma başlanacaktır. Dağıtımın stoklarla sınırlı olacağı doğaldır. İstek bildirerek adres kaydı yaptıranlar kitap adreslerine geldiğinde sadece kargo ücretini kitabı getiren kargo görevlisine kendileri ödeyecektir. İstanbul’da olanlar dilerlerse bana gelip bizzat alabilirler; hem tanışmış, hem sohbet etmiş oluruz. “Kırmızı Değirmen” Şiirler’ in ise stokları yoktur. Sevgiler, saygılar.  




3 Şubat 2012 Cuma

"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" Roman


"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanımla ilgili yayıneviyle olan sözleşmemi sona erdirdim. Romandan bazı bölümleri romanı deşifre etmeden yayınlayacağım. Yayınlardan sonra hazırladığım yazın yayın manifestosunu sizlere sunacağım. Sonra da elimdeki kitapları isteyenlere bedava dağıtacağım. erkanyukarioglu@gmail.com    0212 298 98 61

            DOKUN BANA O KADAR KOLAY Kİ

                 “Moulin Rouge’dan Mona Lisa’ya”

                                                               

 Süreyya, acıların ötesindeki felaket gecesinden sonra, her gece aynı yere, elinde ya kırmızı karanfiller ya da kırmızı güllerle geliyor, onları “o yere” bırakıyor, uzun süre gözleri aynı noktaya kilitlenmiş gibi kalıyor ve daha sonra tarifi olanaksız büyük acısıyla birlikte dönüp gidiyordu.

 

Onu her gece pencereden izleyen; üzgün, kendini çaresiz hisseden, âşık, ikilem içinde çırpınan genç bir kadın vardı: Deniz! Yirmi üç yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında; siyah saçlı, yeşil gözlü, sevimli yüzlü, güneş yanığı tenli; iri ve dik memeli; Jennifer Lopez’i kıskançlığa sürükleyecek denli hoş popolu ve düzgün bacaklı; kültürlü, okuyup yazıp düşünebilen, yaşamda fikri olan; gençliğin çılgınlığını hesapsız kitapsız yaşamakta sakınca görmeyen, güzeller güzeli genç bir kadındı.

 

Elinde çiçeklerle gelip gidişinin yedinci, haziran ayının onuncu günüydü: Güneş batmadan önce ofisinden çıktı, Tepebaşı’nda Pera Palas’a geldi. Bugünlerde güneşin batışının görünümü buradan muhteşem oluyordu. Güneşin batışını izleyip kızıllıklar ve eflatunlar arasında güneşi yolcu ederken ruhen dinlenmek istiyordu. İhtiyacı vardı buna! Cin tonik söyledi, güneşin batışını izledi, huzur bulmaya çalıştı; ama böyle bir sonuç alabilmek için daha çok erkendi. İki saat kadar burada kaldıktan sonra Tünel Meydanı’na çıktı, ılık güzel bir akşamdı; son altı günün akşamlarında olduğu gibi köşedeki çiçekçiye girdi; kırmızı güller aldı, oradan Asmalımescit’te Refik Restoran’a geçti. Burada iki - üç saat daha geçirdi, kalktı, “o sokağa” gitti. Elindeki kırmızı gülleri öptü, onları okşar gibi “o yere” koydu; gözlerinden yaşlar akıyordu, yüreği kan ağlıyordu. Düşüncelere daldı; artık o, bu dünyada değildi.

 

Deniz, Süreyya’dan farklı durumda değildi; hatta daha ağır koşullardaydı. Ruhsal çöküntüye uğramış ve kendini koyuvermişti. Süreyya’nın ısrarlarına rağmen evine gitmiyordu, doktor önerisini reddediyordu, yardım elini tutmak yerine itiyordu.

Bu gece gene aynı pencereden Süreyya’yı izliyordu: Büyük bir hışımla sokağa indi, önünde durdu; iki eliyle göğsüne vuruyor, sağ avucunun içinde bıçağını tutuyor ve çıldırmış gibi bağırıyordu:

- Yeter artık, yeter! Git, bir daha buralara gelme, gelme!

- Deniz lütfen benimle gel, benim evime gelmeyeceksen seni kendi evine götüreyim. İstersen bir süre ben de sende kalırım. İkimizin de ihtiyacı var; birbirimize destek oluruz, ne olursun gel, hayır deme!

Deniz, ağlayarak dizlerinin üstüne çöktü, hıçkırıklara boğuldu, bir taraftan da:

“Seni çok seviyorum; sen de biliyorsun; ama hayır, yapamam! Aylardır sevgimi içime gömmeye çalıştım; ama şimdi... Hayır, hayır! Temeli ‘yanlış’ olan sevgiyle mutlu bir yaşam olanaklı mı? Hayır, olanaksız! Baştan bu yana her şey yanlıştı,” diyordu.

 

O güzelim kadın perişan haldeydi, ayağa kalktı; yüzü kireç gibiydi, dudakları mosmordu, gözleri kan çanağına dönmüştü, çıldırmış gibiydi, bütün bedeni titriyordu;  ‘şak’ diye bir ses işitildi, sustalı bıçağın parlayan yüzü göründü, sağ kolunu havaya kaldırırken şöyle söylüyordu:

“Neden hâlâ buraya geliyorsun? Her şey bitti; neden anlamıyorsun? Başka yolu yok; öldüreceğim seni! Seni kimseye yâr etmeyeceğim! Sen, önceden de benim değildin; ama saygın mazeretimiz vardı! Aşkımı yüreğime gömmekle mutluydum; fakat şimdi kimin için yürek sızısıyla karşıdan bakan kadın ben olacağım? Üstelik sen beni hiç sevmedin ki; suçlamıyorum, sen haklıydın, herkes haklıydı.”

- Deniz, konuşmamız gerekli, sana söylemem gereken çok önemli bir konu var; ama ne olursun ikimiz de biraz sakinleşip toparlanalım. Gel, seni eve götüreyim, konuşalım; yalvarıyorum itiraz etme. Hani beni çok seviyordun? Gel benimle!

- Hayır, hayır olmaz! Her şey bitti, bitti!

- Sakinleşmek zorundasın! Ben bu vaziyette seninle nasıl diyalog kuracağım? Sana anlatmam gerekenler var. Dinle beni, gel benimle! Yalvarıyorum; daha ne istiyorsun?

- Seni kimseye bırakmayacağım, kimseye yâr etmeyeceğim!

- Ben hiçbir yere gitmiyorum. Benim acım bana yeter. Neden anlamak istemiyorsun?

 

Deniz bıçağını tekrar havaya kaldırdı… Süreyya yerinden hiç kıpırdamadı, önce kara toprağa ve sonra onun gözlerinin içine baktı:

- Ben yok olmuşum, olmamışım anlamsız; korkmuyorum, sadece üzgünüm, acılıyım! Haydi, tamamla işini; öldür beni, unutma, çok üzülen gene sen olacaksın dedi.

Deniz, bıçağını Süreyya’nın göğsüne doğru indirirken, birden, vals yapar gibi geri döndü; bıçağını tekrar havaya kaldırdı, ağlıyor ve şöyle söylüyordu:

“Senin ne günahın var Süreyya? Kimsenin günahı yok, yok!

Ah bir bilebilseydin: Seni öyle çok seviyorum ki, sana öylesine büyük aşkla bağlıyım ki, senin için çıldırıyorum; seni öldüremem!

Ne kara talihimiz varmış bizim; sen istesen de seninle birleşemem!

Hani senin o Tanrıların, Tanrıçaların; onların adaleti mi bu? Söylesene!

Bu dünyada fazla olan tek kişi benim, ben!”

 

Deniz çıldırmış gibiydi, bıçağını hızla indirdi, karnına sapladı. Gökleri yırtan büyük bir çığlık attı; denizler Deniz için köpürdü, gökyüzü daha da karardı...

Süreyya iki kolunu havaya kaldırmış, bütün gücüyle haykırıyordu:

“Deniz ne yaptın, ne yaptın Deniz? Allahım, Allahım, yardım et Allahım!”

Karnından oluk gibi kan akıyordu... Kısa süre sonra düştüğü yer kan gölüne döndü. Süreyya onu kucağına aldı, bir sağa, bir sola koşmaya başladı; şaşkındı ve sokaktan geçenlere, “ambulans çağırın,” diye bağırdı; koşup telefon edenler oldu, sonunda dizlerinin üstüne çöktü, Deniz’in gözleri açıktı ve henüz yaşıyordu.

- Neden yaptın Deniz? Neden? Bu ne biçim sevgi? Özgürlük ve mutluluk yaşamakta; ölüm karanlık; karanlıkta çare yok!

Deniz kendini Süreyya’nın kucağında hissedince mutluluktan gözlerinin içi güldü. Denizlerin dibinden geliyormuş gibi duyulan bir sesle:

- Seni çok sevdiğimi biliyorsun; belki sen de beni seviyorsun! Ama biz nasıl mutlu olabilirdik ki? Düşünsene! Olur muydu? Hayır, olamazdı! Dedi.

- Deniz tamam, şimdi sus, konuşma; kurtulacaksın, konuşmak için çok fırsatımız olacak. Gayret et, hayatta kal, ambulans şimdi gelir. Beni yapayalnız bırakma!

- Süreyya affet beni, seni çok sevdim; sana delicesine âşığım! Affet beni, affet!

 

Deniz, “Affet beni,” dediği an son nefesini verdi. Gözlerini ebediyen yumdu; uçtu gitti... Okyanuslara doğru! Dünyadaki tüm deniz araçları Deniz için düdüklerini sürekli çaldılar. Yeryüzüne, gökyüzüne acı haberi ilettiler; haberi alan yosunlar, mercanlar, balıklar Deniz’e eşlik ettiler. Hepsi üzgündü; ama onu alıp götürdüler! Deniz ve denizler gökyüzünün yedinci katında birleştiler. Deniz, orada kaldı; denizler yağmur olup yeryüzüne döndüler.

 

Süreyya ağlıyor; ağlamaktan öte kriz geçiriyordu. Gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Başını gökyüzüne çevirmiş bağırıyordu:

“Neden Allahım, neden?”

Aklından şunlar geçiyordu:

“Bu dünyadaki rollerimiz dağıtılırken adalet var mı? Ya peki, insancıklar ne yapsın?

Bu dünya yokluk aynası ise, her şey zihnimizde ise, bu beden neden yaratıldı?

Deniz, şimdi nerede? Mutluluk ülkesinde mi? Yoklukta mutluluk; öyle mi?

İnsanları neden yarattın Tanrım? 

Tanrım vaat ettiğin cenneti bu dünyada yaşasaydık olmaz mıydı; yoksa biz mi onu göremiyoruz? Verdiğin cennetin farkında mı değiliz?

Yok, işte yok! Kara toprak karanlık; arzu yok, deniz yok, ışık yok; hiçbir şey yok!” 

...............


28 Ocak 2012 Cumartesi


Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?
  
Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan Niğdeli
Abidin ÖZMEN'dir.
Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi: "Giriniz!"

Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler.
Konuklara yer gösterir ve zarfı açar.
Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu: “Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim
Bakanı..."

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur: "Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydın yaptırın..."

Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir.

Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
 "Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların
Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için
de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine
Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der.

Bakanın emri yerine getirilmiştir.
Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.

Mektubun içeriği şöyle: "Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek:
"Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı." diyerek olayı anlatmış.
İnönü, Bakan adına özür dilemiş.
Atatürk: "Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse."

 Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup
gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar.

İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir....

E.Y. Bu bilgileri arkadaşım İbrahim Halil Elmas yolladı: Teşekkürler!

25 Ocak 2012 Çarşamba


ATATÜRK’TEN İSMET PAŞAYA
"SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet'in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet'in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!"
Tarih 30 Ekim 1923... Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'yı Köşk'e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa'ya böyle sunar. Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı.  10 Kasım'da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk'ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz? Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?

Not: Tarihi bir gelge daha önce de okumuştum; gönderen dosta teşekkürler.

27 Kasım 2011 Pazar


Dersim İsyanı ile ilgili Ahmet Taner Kışlalı ne demiş?


Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var:

"Dersim isyanının arkasındaki gerçek nedir?"

Özellikle gençlerden gelen bir soru bu.

Gençler, inançlarını savunuyorlar. Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar.. .Hem kendileri, hem de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye.

Doğu ve Güneydoğu'daki başkaldırmalar içinde iki tane iki tanesi önemli: Şeyh Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması.

Şey Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere vardı.

İngiltere'nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye'ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına almaktı.

"Din elden gidiyor" görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu.

Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına ( 1925 ) destek vermediler. Komintern ( Komünist Enternasyonal ) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:

"Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir."

Dersim, bugünkü Tunceli'nin eski adı. Ve Dersim tarihi, ayaklanmalarla dolu.

Padişahlara karşı ayaklanmışlar. Meşrutiyette ayaklanmışlar. Jön Türk hareketinde ayaklanmışlar. Sonuncu olarak da cumhuriyet yönetimine karşı ayaklanmışlar.

Kimler bunlar?

Osmanlının bile Tımar sistemine dahil edemediği şeyhler, ağalar, aşiret resileri... Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan gençleri askere yollamayıp kendi muhafızları yapan, haydut çeteleri oluşturan feodal güçler.. Derebeyleri.

Niçin ayaklanıyorlar?

Bu geri düzen değiştirilmek istendiği için.

Komintern belgelerinde ( 1937 ), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor.[1]

"Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır... Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır."

Ve ekleniyor:

"İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur."

Son Dersim ayaklanmasının çok kanlı bir biçimde bastırıldığı doğrudur. Hareketi yöneten komutanın, bu nedenle görevden alındığı da bilinmektedir. Ama Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk'ü ve Kemalizm’i suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir:

"Suçlamalar doğru ise Tunceli - yani Dersim - niçin yıllar boyu Atatürk'ün partisine oy vermiştir? Türkiye'de Kemalist partiye - ya da başka bir partiye - verilen oyların yüzde 70'leri aştığı başka bir il var mıdır?"

İşte Dersim gerçeği!.. Gerisi "laf-ı güzaf."



Kaynak : A.Taner KIŞLALI - Bir Türkün Ölümü, s.22-24., Ümit Yayıncılık, 1997.
(Cumhuriyet, Mart 1996)
[1] "Komintern Belgelerinde Türkiye - Kürt Sorunu", Kaynak Yay., İstanbul, 1994

Gönderen dostlara teşekkürler.. 

13 Aralık 2009 Pazar

Köy Enstitüleri

Köy Enstitüleri'nin yürekli insanlarınca kuruluş yıllarında çekilen fotoğrafları slayt halinde elden ele dolaşıyor. Bir dost bana yolladı. Köy Enstitüleri öyküsünü biliyorum: Bence, Türk Devrimi'ni hedefine oturtacak, devrimci felsefeye, Türk Devrim İdeolojisine uygun tek yoldu; bu yolu tıkadığımız için, kendi kurumumuzu yok ettiğimiz için bugünlere geldik.
Bu slaytı bana yollayan dosta şu yanıtı verdim:
"Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, Köy Enstitüleri hem gerçek devrimin kendisiydi, hem de dev rimlerle Türkiye'yi Dünya devi yapacak tek devrimci yoldu. Gerçekleri iyi bilelim; Köy Enstitüleri Demokrat Parti tarafından kapatıldı; ama ilk darbeyi kendini kuranlardan yedi! Komünist yetişmesinden korkan Mareşal Fevzi Çakmak baskı kurdu; Mareşaldan korkan CHP Köy Enstitüleri'ne ilk darbeyi vurdu. Bu cadı avının başladığı yıl herhalde 1948 yılıdır..."
Niçin komünist yetişsin ki; devrimi yapan da, devrimin gerçek adımlarını atan da, "hilafetin, padişahlığın kaldırılması, öğrenim bireliği gibi..." biziz; Mustafa Kemal ve onun arkadaşları... Yuh olsun bize!
Birkaç dize:

10 Kasım 1938’den Sonraki
Demokrasi Maceramız


Emperyalistlere karşı savaş kazanarak
Cumhuriyet’i kurduk…
Adım adım devrim,
Kardeşkanı dökmeden!

Mavi gözlü sarışın bir dev
Onurlu, kahraman ve bilge…

Önümüzde yılmadan…
Gençler, size emanet ediyorum
Cumhuriyeti, dedi ve gitti;
Her faninin gittiği yere.

Ne olduysa ondan sonra oldu:

Laik, demokratik, çağdaş cumhuriyeti
Kıyısından köşesinden kırpıp dökme yarışı başladı
Utanmadan utanmazlarda ve din bezirgânlarında.
Biz seyrettik;
Ülke oldu çadır tiyatrosu!

Yapamazlar, edemezler derken geldik;
Simgelere yasak getirebilir misiniz postalarına!

Gelin düne dönelim, bakalım başka neler yapmışız:

Büyüklerimiz demokrasi budur dediler;

İşçi, köylü, esnaf; tüm halk
İşe karışınca
“Devlet yönetimi elitlerin işidir”
Dedi bir başka hıyarın teki!

Öyleyse ikincisini kuralım diyordu
Döneklerin tümü.

Kursunlar, kursunlar da…
Ya yol olursa?..
İşte bütün mesele bu!
“To be or not to be”
Benimki de ukalalık işte:
Olmak ya da olmamak gibi!

Mesela dedik:
İkinci işçiler cumhuriyeti
Üçüncü köylüler cumhuriyeti
Dördüncü liboşlar cumhuriyeti
Beşinci nonoşlar cumhuriyeti
Altıncı dönekler cumhuriyeti
Yedinci “Netekim” cumhuriyeti
Ve sonunda Karanlıklar Cumhuriyeti.

İşte demokrasinin zaferi: Yersen arkadaş!..

Bakmışsın bir gün yetmiş milyon insan
Yetmiş milyon cumhuriyet!

Kendi hukukunu kendin yarat
Özgürlük, demokrasi; şinanay yavrum şinanay!

Sen yedi bin yıl önce Bozkırlardan
Doludizgin gel güzelim Anadolu’ya şen şakrak
Ve buradan Arap çöllerine;
Selâmün aleyküm ya habibim!

Yav kardeşim, biz birincisine razıyız!



Erkan Yukarıoğlu
İstanbul, 1983 - 31 Ocak 2008


2 Ekim 2008 Perşembe

Kemalizm

Sevgili dostlar; Kemalizmi hemen üç beş cümle ile tanımlamaya kalkmak yerine zaman zaman nerede kalmıştık deyip yazarak ve bu işi çok uzun süre sürdürerek bir sonuca nasıl varacağımızı hep birlikte görelim istedim.

Evet, Kemalizm nedir; in midir, cin midir? Padişah yanlılarının, halife yandaşlarının ve dincilerin; döneklerin, satılmışların; demokratlığı kendinden menkullerin korkulu rüyası mıdır? Laik, demokratik cumhuriyetten yana olup da sahip çıkma uğraşısını orduya havale etmeyi ve sivil toplum örgütlerinin karşıdan seyretmeyi yeğlediği; kimi aydınların halkı darbe ile korkuttuğu kapsamı ve anlamı belirsiz devlet korkutmacılığı mıdır? Kapitalist, emperyalist Batı; yerli, işbirlikçi sözüm ona liberaller ile komünistler neden Atatürk'e tahammül bile edemezler, neden Kemalizme düşmandırlar?

Yoksa, Kemalizm ülkemizde insanların insanca yaşamanın Türkiye'ye özgü ve gerçekçi sosyal, siyasal, hukuksal ve halkın refahını hedefleyen toplumsal yönetim biçiminin adı mıdır? Komünizm gibi, kapitalizm gibi bir ideoloji midir? İdeoloji nedir?

Yoksa... Tüm dünyanın örnek alması gereken; ama önce bizim anlamamakta ısrar ettiğimiz Kemalizm dünya düzeni için üçüncü bir yol mudur?

Türkiye Cumhuriyetine; Kemalizme; Atatür'e düşman olan ya da düşman gibi davranan bu kesimleri önce tek tek ele alalım ve şu soruyu yöneltelim; kim bunlar:

Padişah yanlıları: Kimi çahil, kimi okuyup yazması olsa da hayat ve dünya görüşleri kıt olup aydınlanma refleksleri olmayan, bilimi anlamakta aciz kalmış ve din duygu ve fikirlerinden bir adım öteye gidememiş ve kendilerini yaratan Tanrı'nın insana niçin akıl verdiğin bir türlü akıl erdirememiş topluluklar.


Halife yandaşları: Halifenin de kendileri gibi bir insan olduğunu kavrayamayan, halifelik ünvanının Tanrının emri olarak gökten inmeyip, peygamber yönetiminin devamını sağlamaya kendini yetkili sanan birilerinden Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından savaşla yani zorla yani Allahın emri olmayan bir yöntemle alınıp getirilmiş ve Padişahın keyfiliklerine Allahın emri kılıfı hazırlamakla görevli hale dönüşmüş; sonuçta zorbanın kendi için yarattığı din kılıfına büründürlmüş bir makam olup ve bu düzen ile Tanrıyı gökyüzünden indirdiklerini sanan zavallıların oluşturduğu toplumdur.

Dinciler:

Dönekler:

Satılmışlar:

Laik, demokratik cumhuriyetten yana olup da sahip çıkma uğraşısını orduya havale etmeyi yeğleyenler:

Karşıdan seyretmeyi yeğleyen sivil toplum örgütleri:

Halkı darbe ile korkuttmaya çalışanlar:

Zurnanın zırt dediği delik: Kapitalist, emperyalist Batı; yerli, işbirlikçi sözüm ona liberaller ile komünistler neden Atatürk'e tahammül bile edemezler, neden Kemalizme düşmandırlar?
* * *
Kemaliz ne indir ne cindir; tüm dünyayı aydınlatan güneş gibi insanlık alemini ve dincilerin kararttığı insanları aydınlatan, beyinleri aydınlatan bir ideolojidir; fikirler demetidir. Ülkemizi ve insanlarımızı aydınlığa ulaştırmayı amaçlayan siyasetin yoludur.

1- Padişah yanlılarının, halife yandaşlarının ve dincilerin korkulu rüyasıdır. Bu nedenle ve tabii onlara göre Kemalist düşüncenin yayılmaması gerekir, Kemalistlerin darbe yanlısı oldukları, faşizmden yana oldukları karası çalınmalı, çamur atılmalı ve atılanların iz bırakmasına özen gösterilmelidir. Kemaliz elbette padişah yanlılarının, halife yandaşlarının ve dincilerin korkulu rüyasıdır; çünkü Kemalizm insanın aydın bir kafaya sahip olmasına dayanır. Aydınlık, aydınlanma onların karanlıklardaki yaşam biçimleri foyalarının ortaya dökülmesini sağlar. Beyinleri uyuşturup çil çil paracıkları küplere doldurmak varken, insanları Allah ile korkutarak uyuşturmak varken ve böylesine karanlık; ama çıkar düzenlerini sürdürmek varken bu Kemalizm de nereden çıktı? Aydınlık nedir ki? Sözüm ona doğru yolu salya sümük ve gözyaşlarıyla bizi ve tüm kainatı yaratanın/Yaradan'ın vekiliymiş gibi köşklerde oturmak varken bu düzeni bozmaya çalışan Kemalim elbette onların korkulu rüyalarıdır.

2- Döneklerin, satılmışların; demokratlığı kendinden menkullerin korkulu rüyası mıdır? Onların bakın dünlerine: Güzel Anadolu'dan çıkıp ve çoğu devlet kesesinden okuyup ABD'ye gidenlerden ve orada yeşil dolarlarla zenginleşenlerden değiller mi? Demokrat ve özgürlük yanlısı olmak için ülkeyi ve Atatürk'ü karalamayı bilim gereği sayan "Kendinden menkullerin" kurdukları çıkar düzeninin bozulmayıp daha şiddediyle devam etmesi için, İngiliz egemenliğinde olsaydık daha iyi idi diyenlerle karılarını ABD'de doğurtmak yarışına girenlerin bu kara yaşam bicimlerinin asla aydınlanmaması için ayınlığı/aydınlanması savunan; savunma ne demek hedef gösteren Kelalizm elbette onların da korkulu rüyaları olacaktır ve öyledir. O halde Kemalizm'i mutlak yok etmek gereklidir. Kim için işte bir avuç satılmış çıkarcılar için...

Kemalist düşünce niçin yaygınlaşmamalı ve Kemalizm niçin onların korkulu rüyasıdır?

8 Ekim 2008 - 1 Kasım 2008
***
Kemalizm onların korkulu rüyasıdır; çünkü Kemalizm tüm halkın aydınlanmasını: Düşünce dünyasıyla, fikir dünyasıyla; kendi aydınlık iradesiyle ve kendi aydınlık kararıyla yaşam biçimini oluşturmasını öngörür. Halbuki onlar için halk kul olmalıdır ve kul kalmalıdır. Ekonomik güç de sadece onlara özgü olmalıdır. Halkın ekonomik gücü daima onların izin verdiği sınırlar içinde olmalıdır. Halk soran değil emri uygulayan olmalıdır. Kemaliz halkı aydınlığa çağırdığı için, halkı bilinçlendirmeye özen gösterdiği için ve böylece karşıtların çıkarlarına kökten çare olacağı için Kemalizm yerleşmemelidir.

Peki, halk niçin kendi çıkarını gözet miyor?
22.Ekim 2008
***
Televizyonları izlemediniz mi? 14 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz eden 76 yaşındaki bir yazar, kimdir o, işte o bir zikir aleminin sonunda kendi aralarında kon uşurken şöyle diyordu: "Aşk meşk yoksa, yat kalk, Allahu Ekber yatta geber." Yıl 2008 aylardan Ekim... Eğer halkımız aydınlana bilseydi; çıkarcılar, dönekler, satılmışlar, dinciler bu oyunu oynayabilecekler miydi?
o2 Kasım 2008
***
23 Kasım 2008 günü İlhan Selçuk "Kemalist Devrimden Dönüş Olanaksızdır..." başlıklı yazısında şöyle yzıyordu:
"... 1926’ya dek ülkemizde kadına, evliliğe, evlenme yaşına, aileye yaklaşımı saptayan kurallar şeriata dayanıyordu...
Erkek egemenliğinin dibi yoktu...
1926’da ne oldu?..
‘Medeni Kanun’, öteki adıyla ‘Yurttaşlar Yasası’ çıkarıldı...
Ne demek bu?..
Adıyla sanıyla ‘Kemalizm’ demek...
Kemalizm kadın-erkek ilişkisinde Kuran’a dayanan şeriat yasalarının kaldırılması demek...
Kadın-erkek eşitliğinin benimsenmesi demek...
Erkeğin ‘boş ol’ diyerek kadını kapının önüne koymasını yasaklamak demek...
Dört karıyla evlenme yetkisinin tarihe gömülmesi demek...
Kız çocuğunun evlenme yaşının çağdaş uygarlığın ölçülerine göre saptanması demek...
Kemalizm miras hukukunda kadının erkek kadar pay sahibi olması demek... ..."
....................................

22 Aralık 2008 Cumhuriyet
Ergenekon iddianamesinde somutlaşan acı gerçeğin özünü sergiliyoruz
Ergenekon savcısının Atatürk düşmanlığı...
Ergenekon iddianamesi salt Türk Ceza Yasası koşulları ve maddelerini içeren hukuk mantığıyla hazırlanmış bir iddianame değildir.
Aydınlanma, Atatürk, Atatürkçülük düşmanlığının ideolojik önyargısıyla hazırlanmıştır.
Bu iddianameyi yazanların Atatürkçülüğe düşmanlığı, iddianamenin metnine kaydolunarak açıkça dile getirilmektedir.
Savcının iddianameye egemen Atatürkçülük düşmanlığı, iddianamede bizzat savcı tarafından belgeleniyor.
Bunun kanıtını bugün kamuoyuna sergiliyoruz.
İmtiyaz sahibimiz ve yazarımız İlhan Selçuk 2001 yılı Ekim ayında Bursa Uludağ Üniversitesi’nde bir konferans vermişti. İddianame, İlhan Selçuk’un evinde bulunan konferans metnini suç delili olarak kullanmaktadır.
Bu konferansın metnini aşağıda kamuoyuna -ve okurlarımıza- sunuyoruz.
Ancak daha önce suç delili olarak gösterilen konferans metnine yönelik suçlamaları okumak, olayın çapı ve vahameti hakkında gerçekleri ortaya dökecektir.
...
İddianame ne diyor?.. Suçlamanın içeriği nedir?..
Savcı Zekeriya Öz’ün delil olarak kullandığı konferans metnine ilişkin suçlamaları:
“Aramalar sırasında şüpheli İlhan SELÇUK’tan ele geçirilen ve Uludağ Üniversitesi öğrencilerine yönelik olarak şüpheli İlhan SELÇUK tarafından 2001 yılı Ekim ayında Rektörlük binasında verilmiş olduğu anlaşılan ‘Aydınlanma Devrimi ve Küreselleşme’ isimli konferansa ilişkin yazının incelenmesinde özetle:
Şüpheli İlhan SELÇUK’un bu konferansı ile diğer yazı ve konuşmaları birlikte değerlendirildiğinde;
Şüpheli İlhan SELÇUK’un düşünce yapısı olarak ‘Aydınlanmanın ancak akıl ve bilimle’ olabileceğini, dinin aydınlanmanın önünde büyük bir engel teşkil ettiğini, kadının özgür olabilmesi için saçının rüzgârda savrulması gerektiğini, evrim teorisinin bilimsel olarak kanıtlanmış kesin bir gerçek olduğunu, aydınlanmanın yeterli olmadığını, sosyalizmin egemen olması gerektiğini, Türkiye için en büyük tehlikenin mevcut iktidarların olduğunu, TBMM’nin çıkardığı yasalar ve hükümetin icraatlarıyla Cumhuriyetin kurumlarının ve kazanımlarının tek tek elden gittiğini, türban konusunda yapılan anayasa değişikliği ile adım adım dini kuralların devlet yapısına hâkim olmaya başladığını, YÖK’ün ve Cumhurbaşkanlığı’nın elden gittiğini, kalelerin kaybedildiğini, bu gidişin neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Ilımlı İslam Cumhuriyeti olacağını iddia etmekte ve her fırsatta bu düşüncelerini kendisini dinleyen ve okuyan kişilere aktarmaktadır.
Ayrıca, şüpheli İlhan SELÇUK, her fırsatta bu gidişata son verilmesi gerektiği ve bunun yolunun da mevcut iktidar partisinin kapatılması, ekonomik krizin çıkması sonrasında kaos ve kargaşa ortamında askeri müdahale için gerekli zeminin oluşarak silahlı kuvvetler içinde hiyerarşik yapıya uymayan kendince ERGENEKON terör örgütünün amacına hizmet ettiğini düşündüğü bir kısım genç subayların askeri bir müdahale ile yönetimi ele geçirmesi ile mümkün olabileceğini ileri sürmektedir.
Bu düşüncelerini hem gazete köşesinde, hem de değişik ortamlarda düzenlenen açık veya gizli yemekli toplantılarda Türkiye’nin kaderine hükmedebilecek, etkin ve yetkin kişilerin bulunduğu yerlerde dile getirmekte ve yönlendirici konumunu en iyi şekilde örgütün amacı doğrultusunda kullanmaktadır.”
(İddianame s.1757 - 1759’dan aynen alınmıştır
....
Savcının suç delili saydığı konuşma
Ergenekon savcılarının suç delili olarak iddianameye aldığı İlhan Selçuk’un ‘Aydınlanma Devrimi ve Küreselleşme’ adlı konuşmasının iddianameye aktarılan bölümünü aşağıda sunuyoruz (Arabaşlıklar iddianamede yoktur)
‘AYDINLANMA ve AKIL’
“Yaşamak her haliyle yaşamak, yaşamanın bilincine varmaktan geçer. Yaşamanın bilinci de aydınlanmadan geçer. Aydınlanmamış bir insan yaşayamaz. Çünkü yaşadığının bilincine ancak aklıyla varabilir insan... Aydınlanmayı özümsemek zorunda, yoksa yaşadıklarının farkına varamaz.
Günlük hayatımızın içindedir aydınlanma.
Diyelim ki arkadaş seçeceksiniz... Acaba şu anda Afganistan’da çuvalın içine girmiş bir kadınla arkadaşlık etmek mümkün mü? Ya da kara çarşafın içine girmiş.. bir diyalog kuramazsınız. Ya da erkek olsun, insan o kara kaplı kitaba göre düşünmeyi yaşamak sanıyorsa yaşamıyor demektir. O öteki dünyaya şartlanmış bu dünyaya değil... Şimdi peki biz eğer bütün yaşama olanaklarım günah mıdır, sevap mıdır, acaba günah mı işliyorum, diye gözden geçirirsek ve sürekli günahların dünyasında yaşamaya devam edersek acaba yeterince yaşayabilir miyiz? Siz gençler bir seçim karşısındasınız ve bu seçimi yapmanız için düşünmeniz gerekir!.. Bakın Afganistan’a gittiğiniz zaman birtakım insanlarla tartışmak olanağını yitirirsiniz. Çünkü o, kara kaplı kitaba göre düşünüyor, hayatı orada görüyor, hayatına yön veren o kara kaplı kitaptır ama, hayatı yaşamak için de insanın düşünebilmesi gerekir; düşünebilmesi için de mantığı bellemesi gerekir. Mantığı bellemesi için de zaman denen şeyi, süreç denen şeyi kabul etmesi gerekir. Zamanı kabul ettiğiniz zaman, evreni kavramaya başlıyorsunuz demektir. Buna da tarih deniyor.
‘İLMİN DİNDEN BAĞIMSIZLAŞMASI, İNSANIN LAİKLİĞE KAVUŞMASI...’
Tarih nereden başlar?
Acaba Adem ile Havva’nın cennetten kovulup da dünyaya gelmesiyle mi başladı? Yoksa başka bir şekilde mi başladı?.. İnsan bir evrimle insan olmuş; vaktiyle bugünkü insan değilmiş...Fosillere baktığımız zaman şunu görüyoruz: İnsanın sürüngenlikten çıkıp da iki ayak üzerine gelinceye kadar geçen tarihsel zaman kim bilir kaç milyon yıl?..
Bir ‘an’ düşünün, bir de birkaç milyon yıl düşünün! Ve arkadaşlar insan, insansı insan, dört ayak üzerinde yürürken tarihin bir döneminde yaşarken içlerinden bir tanesi iki ayağının üzerine dikilmiş... Bir insan sürüsü ovada ve dört ayak üzerinde, içlerinden bir tanesi ayağa kalkıyor, onun fosillerini bulmuşlar, ona ‘pitekantropus erectus’ diyorlar. Erectus dikilen, ayakta duran demek... İşte o ayağa kalkan insanı muhakkak parçalamışlardır. Çünkü düzene aykırı davrandı. Ama insan öyle insan oldu. Hep başkaldırarak...
Tarihi başından sonuna saydamlaştırmak insan aklının ürünüdür...
Şunu düşünelim, biz aydınlanmanın ne demek olduğunu bilmek istiyorsak insanın insanlaşması yolunda en büyük devrimdir diye niteleyebiliriz. Deriz ki ilmin dinden bağımsızlaşmasıdır, insanın da laikliğe kavuşmasıdır. Bu kadar basit...
‘LAİKLİK İÇİN, CUMHURİYET İÇİN, ATATÜRK İÇİN, DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN MÜCADELE ETMEK ZORUNDAYIZ... ’
Burada on binlerce insanın yaşadığı üniversitede eğer hayatı güzelleştirmek istiyorsanız, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türkiye’ye kazandırdığı aydınlanmanın, beyinsel gözeneklerinize işlemesi gerekir, bunun başka bir yolu yoktur. Çünkü dünyada kabul edilen budur. Eğer o aydınlanma yasaları TC’de geçerli olursa, kadını çarşafa sokup köleleştiren kocanın ya da erkeğin de buna saygı duyması gerekir, buna saygı duydukça kendi eşine saygı duymuş demektir. Bırakın onu kendi insanlığına saygı duyması demektir.
Bunun demokrasisi yok, ‘Örtüneceğim’ diyen kadının demokrasi ile insan hakları ile falan en küçük bir ilişkisi yoktur. İnsan özgür olacaksa, eğer kadın özgür olacaksa saçlarını rüzgârda savurabilmeli. Saçlarını rüzgârda savuramayan bir kadın özgür değildir, o bir hapishanenin içindedir...
Siz hayatın içinde sadece kendi geleceğinizi değil, çocuklarınızın da geleceğini sağlamak için, Atatürk düşmanlarıyla Mustafa Kemal’e kan davası güdenlerle, bu karanlığın şeytanlarıyla, bu zavallı, aklını kullanamayan kişilerle mücadele etmek zorundasınız.
Laiklik için, Cumhuriyet için, Atatürk için, demokrasi ve insan hakları için mücadele etmek zorundasınız...
Yoksa birileri gelir sizleri de ortaçağ yaratıklarına çevirir.”
‘1923 DEVRİMİNDEN YANAYSANIZ YERİNİZ BELLİDİR, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN YANIDIR...’
“Emperyalizm diye bir şey var, bakın 20. yüzyılda 2. Dünya Savaşı ortaya çıktı, bunlar neden çıktı? İlkel insanlar savaşırlar değil mi? Tarihte gördüğümüz o. Ama savaş gelişmişlerin ürünü oluyor. 1. Dünya Savaşı çıktı, 10 milyon insan öldü. Avrupa’da 2. Dünya Savaşı çıktı, 40 milyon insan öldü.
Nasıl oluyor bu?
Dünyayı paylaşmak istiyorlar. İnsanın hırsı sonsuz. Bunlar aydınlanmış insanlar onu da söyleyeyim. İnsanın aydınlanmasıyla da her şey bir çözüme ulaşmış değil. Aydınlanmadan sonra bir de SOSYALİZM var. Konuşmadık bugün. İnsanların ürettiklerini hakça paylaşmaya razı olmaları diye bir erdem, bunun adı sosyalizm, öbürünün adı kapitalizmdir...”
“Devrim anlık bir şey değil.. Fransız Devrimi için 1789 derler, bizimki 1923 devrimidir... Devrim devam ediyor.
Eğer 1923 devriminden yanaysanız yeriniz bellidir, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yanıdır.
Karşıdevrimcilere karşı devrimi sürdürmek çok zor, çünkü demokratik içerik içinde sürdürmek çok zor... Şimdi şu anda devrim devam ediyor, siz o devrimin heyecanını duyuyor musunuz, ona bakın. Bakın içimizde 68’liler var, onlar devrimin heyecanını duyuyorlar...
‘1923 AYDINLANMA CUMHURİYET DEVRİMİDİR.. CUMHURİYET İLE DEMOKRASİ KARŞI KARŞIYA DEĞİLDİR...’
Ben diyorum ki ‘Aydınlanma bilimin dinden, insan aklının da her şeyden özgürleşmesi’ demektir...
“68’li gençleri ne zaman buldu? Yeryüzünde sosyalizmin yükselişi, bütün insanlık yeryüzünde sosyal adalete kavuşacak diye bir heyecan dalga dalga ortalığı sararken Sovyetler’de, Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de... 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’da ve Afrika’da böyle bir dalgalanma oluyordu, o sırada Türkiye’deki gençlik de o rüzgârlar içinde rüzgârlandı. Sonra tersine bir şey geldi, kapitalizm ve Amerika’nın tam egemenliği... Aydınlanmanın bilincine varmayan insanın mutlu olması mümkün değil...”
Arkadaşlar bakın, 1923-2001... Cumhuriyeti biz benimsedik. Anadolu benimsemiştir arkadaşlar Cumhuriyeti... Anadolu’da Cumhuriyeti yıkmak için çok oyunlar sahneye konuldu, bunlardan biri irtica, biri terör...”
“ ‘İngiltere krallık, ama, demokrasi’. Ne yapmışlar? Krallığın yetkilerini sıyırmışlar, din devletini dışlamışlar, krallık göstermelik törensel olarak duruyor ama memleketi onlar yönetmiyor. İran da cumhuriyet, ama, demokrasi var mı? Din devleti, ortaçağ devleti! Kavramları birbirine karıştırmayalım.
En büyük demokratik devrim, bütün Türk tarihinde, İslam dünyasında, 1923 Aydınlanma Cumhuriyet Devrimi’dir. O, demokrasidir arkadaşlar. Cumhuriyet ile demokrasi karşı karşıya değildir. Çünkü din devletini yıkmış, kadına özgürlük vermiş, yani en büyük demokratik devrimdir.”
....
Son söz
Bu sayfada hukuksal ve tarihsel iki belge yayımlanmış bulunuyor.
Bunlardan biri Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz ve arkadaşlarının iddianameden aktarılmış suçlamasıdır.
İkincisi, suç delili diye iddianameye alınan, İmtiyaz Sahibimiz İlhan Selçuk’un 2001 yılı Ekim ayında Bursa Uludağ Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasıdır.
Açıkça görüldüğü gibi Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz ve arkadaşları, Atatürkçülüğü anlatan yasal bir konuşmanın metnini suç delili olarak görüyor. Ortada iki olasılık var. İddianameyi hazırlayanlar ya okuduğunu anlayıp değerlendirebilecek akıl ve bilgi yetilerine sahip değildir...
Ya da Atatürk ve Atatürkçülüğe düşmandır...
Mesleğe başlarken üstlendiği görevin ve ettiği yemininin zıddına bir misyonun adamı olmuştur.
Ve savcılık makamını bu düşmanlığın pusulasında kullanmak için vasıta yapmaktadır...
Bu iki olasılıktan ikisinin de tarifi mümkün olmayan bir vahametin yargı saflarına sızdığını vurgulamaktan başka anlamı olamaz.
................................................................................
24.12.2008 İlhan Selçuk
PENCERE
iLHAN SELÇUK
Kolay mı Türkiye’de Aydın Olmak?..
Aydın sözcüğü üzerine medyada çok laf dolaşıyor...
Kim aydın değil?..
Kim aydın?..
Aydın deyince çağrışımla ilk akla gelen ne?..
Aydınlanma!..
Nedir Aydınlanma?..
Aydınlanma aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır...
Peki, Batı’da ‘Aydınlanma Çağı’ ile ortaya çıkan demokrasi, ılımlı-ılımsız bir İslamcı-dinci devlete kök salabilir mi?..
Dünya haritasına bir bakın, göreceksiniz ki mostrası meydandadır...
Türkiye’de sözüm ona demokrasi adına İslamcılara sırtını dayayan kişiye aydın denebilir mi?..
*
İslamcı politika Türkiye’yi Avrupa’nın tarihinde 18’inci yüzyılın da gerisine düşürür; aydın kişinin bu gerçeğe gözlerini kapaması olanaksızdır.
Aydın kime denir?..
Yok üniversiteyi bitirmiş..
Yok ayaklı kütüphaneymiş..
Yok avukatmış..
Yok hekimmiş..
Yok profesörmüş..
Hiç fark etmez..
Aydın - münevver - entelektüel, her şeyden önce dinciliğe karşıt tutum alarak aklın egemenliğini üstün sayan mantık yapısıyla fark edilir...
*
Bir bölük okumuş yazmış takımının Ermenilerden özür dileme eylemi ortalığı karıştırdı...
Aydın tartışması da medyada bu nedenle uç verdi...
Oysa olayda aydınlık maydınlık yok...
Emperyalizm Türkiye’yi ketempereye almıştır; ilerde daha buna benzer bir sürü olay büyüyerek gündeme girecek, işbirlikçi yandaşlarını da bulacaktır...
Ermeni soykırımı iddiası bugün emperyalizmin en büyük merkezlerinde özellikle şişiriliyor; parlamentolar, senatolar, medyalar, diyasporalar, vesairede Türkiye’ye karşı koz olarak kullanılıyor...
Bu dış gücün içerde ortakları elbette boş durmayacaklardır...
*
Ama, kimileri de safiyetle diyorlar ki:
- Vicdanım beni rahat bırakmıyor, özür dilemek zorundayım...
Haydi canım sen de...
Dünya bugün emperyalizmin pençesinde kıvranırken, Irak’tan Afrika’nın göbeğine dek milyonlarca insan telef edilirken, 21’inci yüzyılda toplu kırımlardan geçilmezken; sen bunları görmezden gelip yaklaşık yüz yıl, daha başka deyişle bir asır önce yaşanmış olayı gündeme getirip vicdan numarasına yatarsan kim inanır...
*
Aydın kimdir?..
İki sözcük var:
Emperyalizm..
Dincilik..
Aydın bu ikisinin güdümüne girmemiş kişidir...
Ama, kolay mı?..
Para, pul, çıkar, lüks, zenginlik (eski deyişle menfaat), makam, saltanat, Türkiye’de emperyalistlerle dincilerin elinde...
Kolay mı Türkiye’de aydın olmak...
.....................................................................
11 Mart 2009 Cumhuriyet

Devletçilik...
Atatürkçü devletçilik ilkesi çağdışı değildir. Nasıl ki katı bir devletçilik anlayışı ile bir yere varamazsak, gözü kara, aşırı bir özel girişim anlayışı ile de bir yere varamayız.
Prof. Dr. Suna KİLİ
Kapitalist sistemin yarattığı ekonomik ve mali krizin tüm dünyaya yayılması sonucu, bu krizi çözmek için devletin ekonomiye müdahale gerekliliği en çok gündemde olan konulardan biridir. Aslında devletin ekonomiye müdahale ederek kapitalist sistemin yeniden işlerliğe kavuşması istenmektedir. Yoksa bu müdahalenin amacı, tüm gerekleriyle “sosyal devleti” kurmak ve yaşatmak değildir. Örneğin, 2. Dünya Savaşı sonrası Keynes ve günümüzün Nobel ödüllü ekonomisti Paul Krugman, kapitalist sistemde köktenci bir değişim yaratmak amacında değillerdir. Krugman, yıllardır “Güdülen ekonomi politika yanlıştır, bu böyle süremez; ergeç yeni bir New Deal dönemine dönmemiz gerekecektir” diyerek Roosevelt döneminde kapitalist sistemi buhrandan kurtarmak ve bu sistemin daha sağlıklı bir işlerliğe kavuşması için bir ölçüde devlet müdahalesinin uygulandığı döneme işaret etmektedir.
Özellikle 1980’lerden bu yana Batı düşünürlerinin önemlice bir kesimi, küreselleşme siyasaları sonucu geniş halk kitlelerinin fakirleştiğine ve toplumsal dengelerin altüst olduğuna işaret etmektedir. Örneğin ünlü Amerikalı siyaset bilimci Theodore J. Lowi, demokrasinin ekonomi kuramı açısından tanımlanmasının, “serbest pazar” anlayışının tek başına her amacı gerçekleştirebilir değerlendirmesine yol açtığına işaret etmekte ve demokrasinin bu “ekonomik” değerlendirmesinin bilimsel ekonomi olmadığını vurgulamaktadır. Lowi’ye göre bu bir “ideolojidir” ve aynı zamanda iyi bir ideoloji de değildir, çünkü serbest pazar, bu pazara giren herkesi “özgür” yapmamaktadır.
Yine Lowi’ye göre 1980’den bu yana iftiralarla devleti küçümseyen ve onu, tabii bu arada “politikayı” da dünyada “mantıksızlığın” kaynağı olarak gören tehlikeli anlayış yayılmaktadır. “İktisat” yalnızca ekonomik düşünce sistemini değil, sosyal ve siyasal teori’yi de içine alarak “ideolojik” bir içeriğe kavuşmuştur. Ve tüm bu gelişmeler göstermektedir ki “iktisat”, “ekonomi” diye bir şey yoktur. Ortada olan “politik ekonomi”dir. Ve politik ekonomi beraberinde 3 konuda önemli sorun getirmektedir: Bunlardan biri “yurttaşlık” konusudur. Aşırı bireyci, aşırı rekabetçi bir “pazar” iyi yurttaşlık olgusunu geçersiz kılmaktadır. İkincisi ise “ekonomik değer”, “ekonomik zenginlik” konusudur. Rekabet zenginlik doğuruyor deniyor. Ancak zenginlik fakirlik doğurmaktadır. Çünkü küreselleşme siyasaları ile elde edilen zenginlik, bu siyasalara koşut benimsenen sosyo-politik anlayış nedeniyle halka dağıtılmamaktadır. Bu siyasalardan insanlığın büyük çoğunluğu zarar görmektedir. Üçüncü şık ise küreselleşme nedeniyle güdülen siyasalar, kısa sürede çok para kazanma hırsı, özellikle gelişmekte olan ülkelerin “çevresine” onarılmaz zararlar vermektedir.
Atatürk Türkiye’sinde Devletçilik (1)
Kapitalist sistemin karşılaştığı açmazlar nedeniyle gelişmiş Batı dünyasından tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz, özellikle Türk düşünürünü devletçilik konusunu yeniden incelemeye itmiştir. Aslında devletçilik ilkesi hiç unutulmamalıydı. Atatürk ilkeleri bir bütündür. Bu ilkeler birbirini tamamlamakta, her biri öbürleriyle anlam kazanmakta ve güçlenmektedir. Atatürkçülük 6 ilkesi içinde vardır. Devletçiliği ya da bir başka ilkeyi geçici görmek, yok saymak, Atatürk ilkelerini yadsımak ve bütünsellik içindeki bir düşünce sistemini yozlaştırmaktır.
Devletçilik ekonomik büyümeye, emeğe, dağılıma, insan öğesine bir bakış, bir anlayış biçimidir. Devletçilik ulusal ekonomiyi kurmak ve bu ekonomiyi halk yararına, ulus yararına, ulusal devlet yararına yönlendirme girişimidir. Bu nedenlerle, içerik ve amaç olarak Keynes ve Krugman’ın görüşlerinden farklıdır:
Uzun bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin ülkeyi her şeyi ile sömüren, tüm varlığını, yeraltı, yerüstü kaynaklarını dışa akıtan uygulamasından sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti için ulusal bir ekonomiye yönelmek kaçınılmaz, onurlu yaşamanın ön koşulu sayılmıştır. Devletçilik ulusal bir ekonomiyi kurmanın ve bu ekonomiyi güçlendirmenin ilkesidir. Devletçilik, Atatürkçülüğün devlet, ülke olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yön veren ilkedir. Ulusun, devletin olanaklarını, ülkenin varlıklarını ulus yararına, halk yararına kullanmak, kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle mutlu kılmak, ülkeyi bayındırlaştırmak, gönendirmek devletin birincil görevidir. Ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da yabancı devletlere karşı ulusu bağımsız, güçlü, çağdaş kılmak; ezilmekten, sömürülmekten, bağımlılıktan kurtarmak devletin birincil yükümlülüğüdür.
Özel girişim
Özel girişime, 1923-1930 yıllarında atılım yapması için olanaklar tanınmıştır. Ancak özel girişim, kalkınmada güçlü ve yeterli bir etken olabilecek durumda değildi. Özel anamal kıtlığı, teknik bilgi noksanlığı ve deneyimli Türk işadamlarının bulunmaması gibi nedenlerle özel girişim, o yıllarda bir güç oluşturamamıştır. Devletin ekonomide etkinliği Cumhuriyetin başından beri var olan bir gerçekti, fakat devletçilik resmi bir siyasa olarak 1931’de benimsenmiştir. Devletçilik, salt kapitalist ve salt Marksist modeller dışında bir ekonomik kalkınma yöntemi aramanın ve bunun gereğine inanmanın ürünüdür. 1929 yılından başlayarak bir yandan anamalcı dünyanın en derin bunalımlarından birini yaşaması, öte yandan Sovyet modelinin ulusallığı yadsıması, aşırı yeğinlik yöntemine başvurması Türkiye’yi, bu dönemde devletçilik ilkesi yoluyla kendi ulusal ekonomik kalkınma modelini oluşturma çabasına itmiştir. Çağdaş Türk sanayiinin kurulması bu dönemde başlamıştır. Atatürk, kuram olarak ve uygulamada “sosyal devlet” kavramını içeren ulusal ekonomik kalkınma modeli oluşturmaya ve bunu devletçi bir siyasa ile uygulamaya çalışmıştır.
Atatürk devrim modelinde köklü ekonomik değişmeleri sağlama konusunda aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Devletçilik ilkesi böyle aşamalı bir değişimin ilkesi olmuştur. İlk beş yıllık plan da bu doğrultuda bir uygulamadır. Çok geniş kapsamlı, olağanüstü çabuk ve köklü sosyal, ekonomik değişmeler, totaliter bir yönteme özgü olan yıldırı ve yeğinliği gerektirir. Atatürk ve kadrosu böyle bir yöntemi yeğlememişler, kalkınmanın bedeli üzerinde de durmuşlardır.
1929’daki dünya ekonomik bunalımının Türkiye’yi etkilemesi sonucu 1932’de devletin ekonomik alana, kalkınma çabasına kesin olarak katılma zorunluğu duyulmuş ve hazırlanan beş yıllık plan 1933 yılında uygulamaya konulmuştur. Türkiye’nin ilk büyük sanayi yatırımları bu ilk beş yıllık plan döneminde yapılmış, bunlardan verimli sonuçlar alınmıştır. Atatürk Devrimi’nin halkçı, toplumcu, devrimci içeriği devletçi bir ekonominin geliştirilmesine uygun düşmüştür.
Devletçilik ilkesi özel girişimciliği reddetmez. İyelik hakkına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun, ulusun yararlarına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez.
Sanayileşme
Atatürk Türkiye’si özde kendi çabasına dayanarak sağlıklı, olumlu bir sanayileşme siyasası gütmüştür. Genel olarak çok geri bir ekonomik yapıya sahip ve iç anamal birikiminin çok zayıf olduğu bir ülkede, üstelik dünya ekonomik bunalımı nedeniyle dünya ekonomisinin de en olumsuz geliştiği bir ortamda, Atatürk Türkiyesi, hiçbir anlamlı dış yardım ve iç borçlanmaya başvurmadan, sağlıklı bir sanayileşme siyasası güdebilmiştir. Sanayileşme siyasasının sağlıklı olarak nitelendirilebilmesinin başlıca nedeni, gerek ağır, gerekse tüketim maddeleri sanayileri yatırımlarına, üstelik o zamana göre, çağdaş teknoloji ile başlanabilmesidir. Öte yandan, söz konusu sanayileşmede gerek enerji kaynakları, gerekse diğer hammaddeler açısından öz kaynaklara dayanılması, bağımsız ekonomik gelişmeyi pekiştirici nitelikte olmuştur. Eğer söz konusu sanayileşme stratejisi daha sonraki yıllarda da sürdürülebilseydi durumun bugünkünden çok farklı olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Atatürkçü devletçilik ilkesi çağdışı değildir. Nasıl ki katı bir devletçilik anlayışı ile bir yere varamazsak, gözü kara, aşırı bir özel girişim anlayışı ile de bir yere varamayız; sağlıklı bir toplum olamayız. Aşırı bireyselciliği ilke edinmiş, sosyal adalet anlayışından yoksun, teknolojiyi yakalamış, gelişmiş ama yurttaşlarının bir kesiminin karton kutular içinde yaşamasına duyarsız, bu duruma çözüm üretemeyen, üretmek istemeyen “güçlü”nün her şeye hakkı olduğuna inanan özel girişim anlayışı da çağdışıdır, insancıl değildir. Nitekim, bugünlerde dünyada yaşanan ekonomik ve mali kriz, gelişmiş ülkelerce sürdürülmüş olan ekonomi-politikaların doğru olmadığının, insancıl olmadığının yeni bir kanıtıdır.
Devletçilik anlayışı, kalkınmada, sanayinin kurulup geliştirilmesinde karma ekonomiyi destekler ve sosyal adaletin gerçekleşmesinde, sosyal güvenliğin sağlanmasında karma ekonominin başarılı olacağına inanır. Özel girişimin kalkınmada önemli bir işlevi vardır. Ancak devletin kalkınmada, özellikle eğitim, sağlık ve savunma alanlarında birincil görevi vardır.
Sonuç
Dünyanın karşılaştığı ekonomik krizin tüm gelişmiş ülkeleri “devletçi” bir çözüme ittiği gerçeği karşısında, devletçi ekonomi-politikaların ne denli önemli olduğu bir kez daha vurgulanmaktadır. Ancak bu ülkeler devletçi politikalarını, en azından şu aşamada, kapitalist sistemi kurtarmak için kullanmaktadırlar.
Oysa, Atatürk Türkiyesi ekonomisini kurmak, halkın gönencini sağlamak, ülkenin, bağımsızlığını ve onurunu korumak için devletçi bir ekonomi-politika yürütmüştür. Ülkemizin esenliği için devletin kalkınma-çağdaşlaşma sürecinde devletçilik ilkesinin önemi yadsınamaz. Unutmamak gerekir ki, devletçilik “kamu yararını” ön plana aldığından “Cumhuriyetçi” bir ilkedir.
1) Bu konuda bkz: Suna Kili, Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli, 11. baskı. Türkiye İş Bankası Yayını, 2008. s. 203-212 ve passim.
....................................................................................
Kemalizm Nedir? - Ahmet Taner KışlalıSubmitted by sinan on Aralık 7, 2005 - 15:41.
* Aydınlardan seçme yazılar
KEMALİZM NEDİR?
Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir.Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal - ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular ( burjuvazi ) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada sözkonusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir.
Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlatmak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak eski düzenin savunucusu güçlerin - tarihsel nedenlerle - zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidarı ele geçirebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş "bilinçli" bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar.
Toplumlardaki güçler dengesinin değişmesine karşın, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel ( objektif ) koşullarını oluşturur. Varolan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise, devrimin öznel ( subjektif ) koşulu sayılabilir. Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp - dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan "devrimci bilinç", yani "bilinç" ögesidir.
Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar, devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin ağırlığı, nesnel koşulların, çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel koşullar yeterinde oluşmamış olduğu için, ideolojinin önemi artar. İdeoloji, devrimi olanaklı kılan ortamdaki, somut koşullardaki eksikliği giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji, yine devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde hazır olarak vardır ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Amaç zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde ulaşmak olduğu için, bunu doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji, devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler geçirmekle birlikte, ana doğrultuda aynı kalır.
Her devrim belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin kendisi, yaratığı bilinç ve kitlesel etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir bağımsızlık savaşının, tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, o ideolojinin dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü söz konusu ideoloji, bir anlamda, varolması istenilen, ama henüz varolmayan koşulların ürünüdür.
Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal - siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin, Rusya ordusunun perişan olması sayesinde, küçük ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir. Lenin'in Rusya'nın koşullarına uydurmaya çalıştığı marksist ideoloji - yukarıda değindiğimiz nedenden dolayı - dogmalaşırken; Mustafa Kemal, liberealizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır. İdeolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda "sürekli devrimcilik" anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine, kemalizmin ideolojisi vardır, ama "öğreti"si ( doktrini ) yoktur.
Kemalizm'in önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Bu ereklere ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden; devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi.
Ulusçuluk
Kemalizm içinde "milliyetçilik", bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öge oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.
Çeşitli kaynaklardan beslenen gecikmiş Türk milliyetçilik akımının bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bir yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal, elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, aynı zamanda, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik anlayışına ulaşmıştır. Bu, sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen, ırkçı olmayan, çoğulcu bir millyetçiliktir.
Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle "mazlum milletler"in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden söylemiş, ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret vermiştir. Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı, giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist milliyetçilik anlayışının dışa yönelik hedefi, "çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak"tır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı da içeren bir "tam bağımsızlık", bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus, ne "ırkçı" ne de "ümmetçi" bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk'e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öge, ortak tarih, o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir onuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep "Türkiye Milleti" deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin "Ne mutlu Türk olana" dememiş, "Ne mutlu Türk'üm diyene" demiştir. O'nun için "Türk", Anadolu toprakları üzerinde "kederde, kıvançta" dayanışma içinde olan insanların adıdır. Orta Asya'daki Türk o milliyetçilik çerçevesinde yer almazken, Anadolu'nun tüm insanları, etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası sayılmaktadır. Atatürk "Medeni Bilgiler" kitabında şöyle demiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, "ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür."
Atatürk, ulus kavramından din ögesinin dışlanmasını, dinin ulus dışında ayı bir olgu olarak değerlendirilmesini ise şöyle savunmuştur: "Türkler islam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesin etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşeti; mili heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi."
Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.
İleri milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici milliyetçilikte, insanları egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır. İlerici milliyetçilik, bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur. İlerici milliyetçilik, bölücü değil, birleştiricidir. İlerici milliyetçilik, savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde, yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerci milliyetçilik, kemalist milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.
CumhuriyetçilikKemalizmin ilkelerinden "Cumhuriyetçilik", bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafıdan belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek "demokrasi" ile bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.
Mustafa Kemal'e göre, "Yeni Türkiye Devleti" bir halk devleti idi. Oysa geçmişteki devlet, bir "kişi devleti" idi, kişilerin devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. ... Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." Suna Killi'nin de altını çizdiği gibi, kemalist cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.
Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930'lar Avrupası'nda neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı koperatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi, özellikle faşist - nazist modelden etkilenmişlerdi.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da, demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor: "Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman, zorunlu olarak onaylanır" diyordu.
"Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz ki, bir muhalefet yaratmak amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun" görüşünü savunan Ergun Özbudun'a katılmamak olanaksız. Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: "Büyük Millet Meclisi'nde ve millet önünde işlerin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir." Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk, özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti. Özgürlük anlayışı ise, sadece başkasına zarar vermemek anlamında bir "negatif özgürlük" anlayışıyla da sınırlı değildi. İnsanın kendi yeteneklerini geliştirmesi anlamındaki bir çağdaş özgülük anlayışını daha 1930'larda savunmaktaydı.
Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen göstediği bazı şeyler var ki, günümüzün "katılımcı" demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir. ( Bu açıdan, örneğin 12 Eylül Anayasası'nın demokrasi anlayışından çok daha ileridir: Dünya'da ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların, kentlerdeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamlı olduğu açıktır. Belki yine ilk kez, bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan, gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini - demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce - veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.
Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük "kültür devrimi" açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Herşeyin devlet içinde ve "devlet için" olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 "Halkevi" ile dört bin kadar "Halkodası" da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar, "kitle örgütleri"nin kötü gözle görüldükleri 1980'lerin Türkiye'sinden yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.
Mustafa Kemal, demokarasinin herşeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre ( ... ) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."
Halkçılık
Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışı, Kemalizm'in en önemli ilkelerinden olan "halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta halkçılığı şu şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini isbat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç ögeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde girişilen reformlar hep devleti kurtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemal, halka güç kazandırmadan, halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma ulaşılamayacağının bilinciydeydi. 1922'de Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yediyüz yıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yediyüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım."
Mustafa Kemal, yüne Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir konuşmada, halkçılığın toplumsal - ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu: "Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır."
Kemalizm, şekilciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan birçok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin - halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi, "Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "dil devrimi", yani dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça - Farsça yüklü Osmanlıca terkedilmiş, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe yazın ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine latin alfabesinin kabulü, halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.
Kemalist halkçılık, "ayrıcalıksız, sınıfsız" bir toplum öngörüyrodu. Fakat bu toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan marksist anlayışı yansıtmıyordu. Kurtulış Savaşı Türkiye'sinde marksist anlamda bir "egemen sınıf" ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse varolmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı. Ekonomik gelişmeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar değerlendirilmeye çalışılırken bu beklentiye ters düşen bir durumun doğması, Kemalizmin, Suna Kili'nin vurgulamaya özen gösterdiği bir temel özelliğin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: "Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar."
"Peki halk nedir?" sorusunun yanıtını ise biz verelim: Halk, ayrıcalıklara sahip bulunmayan toplum kesimlerinin toplamıdır!
Devrimcilik
Kemalist "devrimcilik" ilkesi, halkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır. Mustafa Kemal'in 1923'te Konya'daki bir konuşmasında yer alan şu cümleler, O'nun nasıl bir devrimcilik anlayışından hareket ettiğini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir biçimde sergilemektedir: "Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkinle, aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin herşeyden evvel millete güven vermesi gereklidir."
Bu, seçkinciliği açıklıkla yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır.
Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yanı eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinmelerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişmelere açıklık biçiminde anlamakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.
Atatürk, devrimcilik ilkesinin birinci ögesini şöyle tanımlıyordu: "Devrim, Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, ulusun en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları koymuş olmaktır." Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama O'nun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilinciydeydi. Bu nedenledir ki, Kemalist ideolojinin kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki, Kemalizm'in devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "sürekli devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır.
En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin "bekçiliği" ile yetinenler, değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizmin bu sürekli devrimcilik anlayışını benimsemeden, sadece Mustafa Kemal'in sağlığında gerçekleştirdiklerinin bekçiliği ile yetinenleri "Kemalist" ya da Atatürkçü saymak olanaksızdır.Suna Kili, "Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın, toplumun gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir devrimin anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur." derken haklıdır. Emre Kongar da, aynı gerçeği şöyle ifade etmektedir: "İkinci anlamda devrimcilik, Türk Devrimini, temel ilkeleri yönünde götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenin korunması ile yetinilmeyecek, Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti."
Devletçilik
Kemalizmin "devletçilik" ilkesini de, halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halk nasıl kalkınacak ve hakettiği çağdaş yaşam düzeyine ulaşacaktır? Batı'nın gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri biliniyordu. Bir yandan kendi halklarını, öte yandan geri kalmış ülke halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye'nin kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından bir sermaye birikimi oluşturulmasına, onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir kalkınmaya ise "halkçılık" anlayışı karşıydı.
1923 - 1930 arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli parası, ne yeterli deneyimi, ne de yeterli teknolojik birikimi vardı. Dünya'yı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "devletçilik" ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden sonra, devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu: "Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir."
Kemalist devletçilik anlayışının, bütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktur. Hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı.
Türkiye başlangıç aşamasında devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir yanda, özellikle altyapı ve sanayi yatıımları sayesinde oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilirken; öte yanda, sanayileşmenin devlet eliyle oluşumu sayesinde, Türk işçisi Batı'daki örnekleri gibi insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edildiğini görmedi. 1929 - 1939 arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye'de sanayi üretimi artışı yüzde 96'yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başlayan sanayi işçisi sınıfı nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; yine kan dökülmesine, kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan insancıl çalışma koşullarına kavuştu. Kemalist "sürekli" devrimcilik anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler. ( Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince bilincinde olunamadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir. İşçi sınıfı, ancak elinden alındığı ya da kısıtlandığı zaman, sahibolduğu hakların ve özgürlüklerin önemini yeterince kavrayabilmiştir. Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile, işçilerin seçme hakları elde etmek için nasıl uzun ve kanlı savaşımlar verdiği unutulmamalıdır! )
Laiklik
Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk'ün kuşkusuz ki, en önem verdiği ilkelerin başında "laiklik" geliyordu. Mustafa Kemal, ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile, çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü: Laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka'nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar'a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu satırlar dikkati çekiyordu: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur."
Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklik, demokrasi anlamındaki cumhuriyetçiliğin de, milliyetçiliğin de, devrimciliğin de, ve hatta halkçılığın da ön koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşımaktadır. Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü, gerçek anlamda bir özgür seçim olmaz. ( Bütün dünyada özgürlük ve demokrasi rüzgarları eserken, baskı rejimleri birbiri peşisıra yıkılırken, bundan en az etkilenenin - laikliği kabul edememiş - müslüman ülkeleri oluşu rastlantı mıdır? ) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öge ulus değil, inananların oluşturduğu "ümmet"tir. ( Bu anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı, müslüman Türk ile aynı toplumun bir parçası sayılırken, hrıstiyan Türk olan Gagavuzlar ( Gökoğuzlar ), Türkçe konuştukları ve çok daha ortak kültürel özellikler taşıdıkları halde "yabancı" sayılacaklardır. ) Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin va çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir.
Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
Fransa'daki müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğu'nu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı değil..."
Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi sey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı."
Mustafa Kemal, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok yabancı ögenin - yorumlar ve boş inançlar olarak - işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."
Müslüman Türk halkı, Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu, Kemalizme karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.
Kemalizm, sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir islam ülkesindeki ilk laik devlet böylece doğdu. Eğer çok sayıdaki müslüman ülke içinde çağdaş demokratik bir hukuk devletine sahip tek ülke Türkiye ise, bunun laiklikle bağlantısı olmadığını öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye'nin müslüman ülkeler içinde en sanayileşmişi, en ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip bulunanı oluşu da ayrıca düşündürücüdür!
Yeni İnsan
Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o insan ögesidir. Bu nedenle, geri kalmış ülke devrimleri, her şeyden önce insanı değiştirmeye, daha etkili daha bilinçli bir "yeni insan" yaratmaya yönelik, insanın düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir "kültür devrimi" olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri, bu yeni insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulşırlar.
Hiç kuşku yok ki, Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda, giyside, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel görünse bile, inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin, bir bütün içinde çok anlamlı olan parçalardır. Osmanlı İmparatorluğu içinde dili ve tarihi unutturulmuş, kendine güvenini yitirmiş bir halktan, çağdaş, başı dik, kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir sonuç olduğunu bugün takdir edebilmek zordur.
Napolyon, "Süngülerle herşey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket, dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun, belirli bir toplumsal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır.
Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker - sivil bürokratlar, ulusal nitelikli ama oldukça zayıf bir kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu. Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebilmekti. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin Türkiyesi'nin toplumsal - ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini gözönüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor: "Kemalizm, Avrupa dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün Üçüncü Dünya adını verdiğimiz, Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan alanda, Türkiye'nin 1919'dan sonraki atılımı ve uygulanan reformlar çoğunlukla tutku dolu bir dikkatle izlendi. Bağımsızlığı kazanmak, ekonomik - sosyal kalkınmayı sağlamak için uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizm'den alınacak dersler araştırıldı."
İran'lı muhaliflerden, Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi ise bir Türk gazetecisine şöyle diyor: "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz..."
------------
A. Taner KIŞLALI - Siyasal Çatışma ve Uzlaşma, 1993, S. 120 - 135 ( Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )
...........................................................................................
Demokrasi ve kemalizm
Mustafa Kemal'in kurduğu laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'in hedefi ve yaşam biçimi çağdaşlıktır; bu cumhuriyet rejiminin tanımı budur. Bu çağdaşlığın, rejimin; siyasal, sosyal, hukusal kapsamı olduğu gibi felsefisinin varlığı gözardı edilmemelidir. Bu rejimin, bu yaşam biçiminin, bu felsefenin adı Kemalizmdir.
Bu cumhuriyet rejiminde doğmalara yer yoktur. Birey özgürdür; ama özgürlük bu rejimin olmazsa olmazı laikliktir. Laik olan ve olması gereken bireydir; çünkü devlet aygıtı insanların oluşturduğu bir sözleşmenin ürünüdür; bu sözleşme Anayasadır. Her gelen kendine göre tanımlayamaz, hiçbir siyasal iktidar tek başına anayasa yapamaz.
Demokrasi ve özgürlük sınırları başkalarının haklarıyla sınırlı olan kurallar demetidir. Dağ başı efeliği değildir. Böylesi bir yaşam biçimi çağdaş cumhuriyetin kültürüdür. Bu kültürün yolu Kemalizm'dir.
Erkan Yukarıoğlu
24 Haziran 2009
...................................